Gökbanu Sezi Coşkuner

Hüsne, her sabah uyandığında yaptığı gibi önce birkaç dakika sıvaları rutubetten sararmış tavanı seyretti. Annem üst kattakilerle konuşmadı mı hâlâ ya? Vallahi tavan tepeme çökecek bir gün. Sürekli su basıyor evlerini, umurlarında değil. Gerçi eve uğradıkları da yok ki. El yordamıyla doğruldu. Etrafını saran duvar kağıtlarında gözlerini gezdirdi. Üzerlerindeki kılıç zambaklar bir zamanlar mor ve pembe çiçekleri, yemyeşil uzun saplarıyla ışıl ışıldı. Şimdiyse gerçekleşmemiş hayallerin, karanlık anıların buruk acısı karışmıştı renklerine.
Kafasını tam karşısındaki duvara çevirdi. Dördünün fotoğrafı asılıydı. Hepsinin gülümsediği… Sararmış, eprimiş, kenarları kıvrılmış, çerçevesi çoktan kırılmış. Camı gibi…. O günden beri el sürülmemiş.
Annesinin sesi geldi içeriden:
“Hüsnee! Hüsneee! Kalktın mı kızım? Kahvaltı hazır. Toparlan da gel hadii!”
“Tamam anne! Geliyorum!” Duvarlardaki kuytulara sinmiş gölgelerin izleri, güneşin yansımalarıyla usulca rengi solmuş kılıç zambakların arasından kendilerini belli etmeye başlamıştı.
Yataktan kalkmadan, yavaşça geceliğini sıyırıp çıkardı. Üzeri kırmızı çiçekli, beyaz viskon kumaştan askılı elbiseyi ayak ucuna eğilip aldı. Yılların verdiği alışkanlıkla zorlanmadan geçirdi üstüne. Kumaşın kendine has serinliği çıplak tenine değince ürperdi. Başucunda duran saç fırçasıyla yavaş yavaş uzun kumral saçlarını taradı. Babasının aldığı kırmızı kurdeleli saç tokasıyla gelişigüzel at kuyruğu yaptı saçlarını. Ne zaman almıştı ki bunu? Beyaz teninin duruluğu belirginleşti. Parmak uçlarını sağ gözünün altında gezdirdi. Morarmaz inşallah. Bu sefer çok şişmemiş Allahtan, iner yarına. Biraz bastırınca sızladı şişlik. Umursamadı. Kayıtsızca sol kolundaki iyileşmeye yüz tutmuş tırnak izlerini kaşıdı. Her sabahki rutinlerini tamamlayıp odasından çıktı. Mutfağa geçti. Annesi yumurta haşlamış, ekmek kızartmış, üç çeşit peynir hazırlamış, söğüş domates, salatalık doğramış, hatta portakal suyu bile sıkmıştı.
“Hayırdır Sultan Hanım? Bu ne sofra böyle? Bir kuş sütü eksik. Ellerine sağlık.” Sesinde bir duygu yoktu.
Sultan’ın sesi titredi. “Ne bileyim öyle işte. İçimden geldi bugün.”
Gelmiştir elbet.
“Akın! Akınnn! Oğlum hadi gel artık. Okula geç kalıcan. Bak gelir servis on beş dakikaya!”
Akın, homurdana homurdana girdi mutfak kapısından içeri. Ergenliğin somut hâliydi. Koordine edemediği kolları ve bacakları, aniden 1.70 olmuş boyu, kâh incelip kâh kalınlaşan çatlak sesi, bir tarafı ‘kalk gidelim,’ diğer tarafı ‘bok yeme otur’ diyen gür kahverengi saçlarıyla ve elbette kıllanmaya başlamış vücuduyla, 14 yaşındaki Akın önce mutfak kapısına sonra da masanın kenarına çarparak oturdu sandalyeye. Söylendi. Somurtup durdu. Yüzündeki tek tük sakallar çocukluğun izlerini henüz silememişti.
Konuşmadan kahvaltılarını bitirdiler. Hepsinin yıllar önce öğrendiği ders, sessiz kalmanın bir tür hayatta kalma yöntemi olduğuydu. Yok saymanının en güvenli yoluydu. Gülüşlerini saklamayı, sorularını yutmayı, ağlamanın ya da bağırmanın faydasızlığını öğretmişti hayat onlara. Öğretmen olarak da çocukların babası, Sultan’ın kocası Ekrem’i seçmişti. İnşaat mühendisi Ekrem, evde olduğu süre boyunca elini hiç kaldırmamış, fiske bile vurmamıştı hiçbirine. Ama yıllar boyunca dayak yemenin bile daha iyi olabileceğini düşünmüşlerdi sessiz bir ortaklıkla. Ekrem’in arkasında bıraktığı enkaz hiçbir zaman “toparlanmış” gibi olmaktan öteye gidemeyecekti. Ölümü bile yetmemişti.
Hüsne, kahvaltıdan sonra, her sabah olduğu gibi hiçbir şey olmamışçasına sofrayı toplamış, kardeşinin kumanyasını hazırlamış, onu uğurlamış, ortalığı toparlamış, mutfakta kahve ve sigara eşliğinde usulca ağlayan annesini görmezden gelmişti. Ellerini yakalayıp öpmeye çalıştığında, parmak uçlarını sağ gözünün altındaki morarmaya yüz tutmuş şişkinlikte gezdirmek istediğinde annesinin elini bıkkınlıkla ittirmiş, odasına geçmişti.
Hüsne, her yeni gün, hayatın ortasında, sessizce kendi dünyasına çekiliyordu. Gün boyu odasında kitaplarını karıştırıyor, balkonundan ya da penceresinden dışarıyı izliyor, hayaller kuruyor, ama en çok balkonundaki küçük bahçesiyle ilgileniyordu. Dört yıldır, kılıç zambak yetiştiriyordu. 22 yaşına gelmiş, genç bir kadın olmuştu. Bunu hiç önemsemiyordu. Onun için zaman farklı akıyordu. Dışarıdaki hayatla arasına beş yıl önce sinsi bir mesafe girmişti. Sonrasında gelen yalnızlığını bir düşman olarak görmemeyi öğrenmişti Hüsne. İlkokul öğretmenliğinden erken emekli olmak zorunda kalmış annesiyle arasına görünmez sınırlar çizmeyi başarmış ve tepkisiz kalmayı becerebilmişti. Kendi dünyasının sınırlarına hapsolmuş Sultan ise bu duruma tahammül etmeye çalışıyordu. Çoğunlukla da başaramıyordu.
Pek de mutlu anıları yoktu Hüsne’nin çocukluğuna dair. Bir koltuğa ya da mutfak sandalyesine sinmiş, gözleri sık sık uzaklara dalan ve salya sümük ağlamalarını gizleyebildiğini sanan annesi, geceleri bir kasırga gibi ortalığı kasıp kavuran babası, yatağının altından ya da sindiği köşeden bir türlü çıkmaya ikna edemediği, sürekli altına kaçıran ve kekeleyen Akın…
Hüsne, odasının penceresini açtı. Derin derin çekti içine taze, serin yaz sabahını. Sonra balkonuna çıktı. Kılıç zambaklarını okşadı, onlarla konuştu, topraklarını kontrol etti. Balkon demirlerine yaklaştı. Kafasını aşağı sarkıtıp gözlerini tam altındaki, artık çim bitmeyen kurumuş alana dikti. Dudaklarını ısırdı. Bu sefer gözleri dolmadı.
Beş yıl önceki o gece, tüm hayatları paramparça olmuştu. Çok şey kırılmıştı. Hüsne’nin balkonundan Sultan’ın ittiği Ekrem’in kafatası ve tüm kemikleri… Annesini engellemeye çalışırken babasının üstüne düşen Hüsne’nin beli…
Hüsne, tekerlekli sandalyesini döndürüp içeri girdi. Duvardaki fotoğrafa baktı. Hepsinin gülümsediği… Sararmış, eprimiş, kenarları kıvrılmış, çerçevesi çoktan kırılmış. Camı gibi…. O günden beri el sürülmemiş… Dişlerini sıktı. Bir önceki gece sadece tek bir yumrukla bitmişti. Bu geceden itibaren Sultan’ın ona vurmasına bir daha asla izin vermeyecekti. Sırlar, sonsuza kadar gizli kalmayı sevmezdi.

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

