Melis Melek
İşim gereği dünyada pek çok güzel şehir gördüm, bu güzel şehirleri ikiye böldüm. Ya tarih kokarlar ya da modernizmin zirvesinde yaşarlar. Bir de tutkuyla yaşayan şehirler vardır benim için. Buenos Aires ve Barcelona bu listenin başında gelir. Tutkuyu bir kan gibi damarlarına yüklemişler.
Bu yazı için Buenos Aires’i seçtim; bir kentin tutkuyu farklı yönleriyle nasıl hissettirebileceğini anlatmak istiyorum.
Buenos Aires Amerika kıtasının kalbinde, Atlantik kıyısına çok yakın bir yerde konumlanmış. Geniş bulvarları biraz Paris’i hatırlatıyor. Buenos Aires’in tutkusunun kaynağı bence sadece neşe değil, melankolik de bir şehir.
Buenos Aires’in ilkbahar aylarından olan ekim ayında geldim buraya. En güzel mevsimi. Hava çok hoş. Sıcaklıklar 15-24 derece arasında gidip geliyor. Parklarda ve meydanlarında açık hava milongalarının (tango buluşmaları) var. Eylülden kasım ayına kadar devam eden bir etkinlikmiş bu. Bu aylarda, tutkulu dansçıların sahne aldığı yerel mahalle etkinlikleri de dahil olmak üzere, tango festivalleri ve yarışmaları şehri dolduruyormuş. Eğer isterseniz San Telmo ve Palermo’daki tango mekanlarında başlangıç seviyesinde tango derslerine de katılabilirsiniz.
Buenos Aires’i anlamak için önce tangoyu anlamak gerek. San Telmo’nun Arnavut kaldırımlı sokaklarında, La Boca’nın renkli ahşap evlerinin gölgesinde yürürken duyacağınız bandoneon sesi, sıradan bir müzik değil.
Tango; bu şehrin göçmen geçmişinin, yalnızlığının, kavuşmalarının ve imkânsız aşklarının bir dışavurumu. Güney Amerika’da birçok şehirde sokaklarda ve gece şovlarında tango dansları izledim. Bu şehirde tango, turistik bir gösteri olmanın çok ötesinde, bu şehrin bir yaşam biçimi. Gece yarısından sonra yerel dans salonlarının kapıları açılıyor (milonga), her yaştan insan sadece göz temasıyla birbirini dansa davet ediyor.
Aynı gece yan yana birkaç dans mekanını gezme şansını yakaladım. Filmlerden de çok yakından bildiğimiz Carlos Gardel’in “Por una Cabeza” ve “Mi Buenos Aires Querido”, Astor Piazzolla’nın “Libertango” ve “Adiós Nonino” şarkılarını turistlerin hepsi biliyor olmalı ki her yerin ısrarla bu şarkıları birkaç kez çaldığına tanık oldum. Favorim “Por una Cabeza.”
La Boca ve Renklerin İsyanı
Şehrin liman bölgesi olan La Boca için tutkunun görsel şölene dönüşmüş hali desek yeridir. Geçmişte buraya gelen göçmenlerin gemilerden artan boyalarla boyadığı yarısı ahşap, yarısı beton evler, Caminito Sokağı’nı yaşatan bir sanat eseri görünümünde.
Aynı zamanda bu mahalle futbol tutkusunun da merkezi. Diego Maradona’nın ruhu her yerde geziyor. Bu şehirde futbol insanlar için sadece bir spor değil, uğruna hayatların adandığı bir inanç şeklinde yaşanıyor.
Geceye Âşık Bir Şehir
Buenos Aires, erken uyuyanların şehri değil. Özellikle Palermo ve Recoleta gibi semtlerde hayat güneş battıktan sonra başlıyor. Akşam yemeklerimizi gece yarısına doğru yiyoruz, devasa porsiyonlarda Arjantin etleri (asado) ve kırmızı şarap ayrı bir ritüelmiş ve bunu yerine getiriyoruz.
Bu şehirde kesinlikle El Ateneo Grand Splendid’u gezmelisiniz. National Geographic tarafından “dünyanın en güzel kitapçısı” seçilen 1919 yapımı eski bir opera ve tiyatro binası. Tiyatrodan dönüştürülmüş devasa kitapçılar sabahlara kadar açık kafelerle yarışıyor. Orijinal mimarisi, freskleri ve locaları korunarak kitapçılığa uyarlanmış muhteşem bir yapı. Bu şehre özgü değişik bir kalitede bir hayat tarzı.
Kelimelerin İsyanı: Şairler ve Şiirler
Gecenin sonunda Arjantin edebiyatının en önemli seslerinden biri olan Alfonsina Storni’nin şiirlerinden seçkiler okudular. Borges’in gölgesinin hâlâ hissedildiği bu şehirde, erkek egemen topluma kafa tutan özgürlükçü, tutkulu ve cesur şair Storni de hafızamda kendine kocaman bir yer açtı.
Tú me quieres nívea, tú me quieres blanca, tú me quieres alba… Şiirin bu dizeleri hâlâ aklımda.
Ve tabii şairi de… 1938 yılında, yalnızlık ve göğüs kanseriyle mücadele ettiği günlerde Alfonsina Storni son şiiri olan “Voy a dormir”i (Uyuyacağım) bir gazeteye göndermiş. Kısa süre sonra ise denize doğru yürüyerek yaşamına son vermiş.
Tabii o gecenin kapanışında şiire eşlik eden müziğin taşıdığı hüznü fark eden pek az kişiydik. Hikayeyi bilmeyenler şanslıydı belki de. Storni’nin ölümü, yıllar sonra Ariel Ramírez ve Félix Luna’yı da derinden etkilemiş ve ortaya “Alfonsina y el Mar” (Alfonsina ve Deniz) çıkmış. Şiir okunurken arka fonda bu müzik çalıyordu. Buenos Aires’ten geriye bir şarkı götürmek isterseniz, bence o şarkı mutlaka “Alfonsina y el Mar” olmalı.
Şehrin Sanat Mabetleri
Üçüncü gün Latin Amerika ruhunu yerinde görmek üzere Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi (Museo Nacional de Bellas Artes – MNBA) ve Buenos Aires Latin Amerika Sanat Müzesi’ni (MALBA) gezmeye zaman ayırdık. Bu iki müzede yakından gördüğüm ve Buenos Aires’in ruhunu anlamama yardımcı olan, tutkunun iki farklı yüzünü anlatan iki eser seçtim.
İlki; “The Kiss” (Öpücük) – Auguste Rodin (MNBA). Rodin hayattayken hazırladığı orijinal alçı kalıplardan dökülen ilk büyük bronz heykellerden biri. İki âşık mermer veya bronz olarak heykelleştirilmiş. Fiziksel bir aşk var bu heykelde. Giderseniz siz de etrafı incelerken göreceksiniz ki bu heykelin önünde müzedeki çiftler daha fazla duruyor.
İkincisi ise; “Autorretrato con chango y loro” (Maymunlu ve Papağanlı Otoportre) – Frida Kahlo (MALBA). Frida Kahlo, bu resmi fiziksel acılar çektiği ve Diego Rivera ile olan fırtınalı ilişkisinin ortasında üretmiş. İş insanı Eduardo Costantini, Latin Amerika sanatına olan tutkulu bağlılığı sayesinde kurulan MALBA koleksiyonuna bu eseri katmış.
2009 yılında Juan José Campanella’nın yönettiği “El secreto de sus ojos” (“Gözlerindeki Sır”) dram-gerilim filmi, Buenos Aires sinemasının zirvesi sayılan filmlerden biri. Onlarca yıl geçse de eskimeyen bir aşkı ve bir cinayetin peşini bırakmayan adalet arayışını anlatıyor. Ben de Buenos Aires şehrinin ruhunu anlatabilmek için kapanışımı filmdeki şu replikle yapıyorum:
Bir insan her şeyini değiştirebilir; yüzünü, evini, ailesini, dinini ya da tanrısını. Ama tek bir şeyi değiştiremez: Tutkusunu.


