Gülşehri Kanyılmaz
Köyümde on beş yaşında ilkokulu bitirdim. Babam günlerce uğraştı, bana tahta bir bavul yaptı. İçine annemin ördüğü iki çift çorap, yine annemin diktiği bir külot iki ekmek koydu. Beni karşısına oturttu.
“Bak oğlum Sefer! ben okuyamadım. Annenle yokluk içinde bugüne kadar geldik. Artık orta yaşı geçtik. Hayatla imtihanımız ne zaman biter bilmiyorum; ama sen bizim gibi olma. İstanbul’a git, kendini kurtar. Kendini kurtardıktan sonra bize de yardım et ki, kardeşlerine de sana sağladığımız imkanları sağlayalım.”
İstanbul neresi ilk defa ismini duydum, ürperdim. Ama babama hayır demek mümkün mü?
Ertesi gün bütün akrabalarım eşliğinde köyden ayrılırken dayım cebime 2,5 lira koydu. Bütün param buydu. Köyden Edremit’te şoförlük yapan Abdi Beyin himayesinde İstanbul arabasına bindirildim. Şoföre tembih edildi. Beni Topkapı’da arabadan indirecekti.
Velhasıl tahta bavulumla İstanbul’a vardım. Elimde Damat İbrahim Paşa Camii müezzininin adı vardı. Sora sora camiyi buldum. Tam bahçesine girmiştim ki biri bağırmaya başladı.
“Hırsız var! Hırsız var!”
Tahta bavulum elimde tabanları yağladım, hızla oradan kaçtım. Nefes nefese kaldım. O gün sadece bir simit alıp yedim. Sokak çeşmesinden su içtim. Gece Şehzadebaşı su kemerlerinin dibinde bavulumu kendime yastık yapıp uyudum. Sabah erkenden arabaların korna sesleriyle uyandım.
Bavulumu açıp içine baktım tekrar kapattım. Sonra Laleliye geçtim. Bavulun üzerine oturdum insanları izledim. Çevrede daha güvenli bir yatacak yer aramak için etrafı gezmeye çalıştım. Nihayet Çınaraltı kahvesinin önünde gece kahve kapanınca kahvenin duvarının altında yatmaya karar verdim.
Son derece korkuyordum. Bir bilinmez içinde ne yapacağımı bilmez bir şekilde karanlık bir girdaba girmiştim. Artık bavulumdan başka kimsem yoktu. Onunla konuşuyordum. Bavul benim en iyi dert ortağımdı. Nihayet kahve kapandı ben de uyuyakaldım.
Sabah bavul kucağımda sırtım kahvenin duvarına yaslı bir şekilde sabah ezanları eşliğinde uyandım. Sırtım kaskatı olmuş, üşümüşüm. Bavulu aldım, Beyazıt Cami’ne girdim. Cemaat namaz kılarken bende biraz zaman geçirmeye ve ısınmaya çalıştım. Sabah ayazı beni perişan etmişti, soğuk iliklerime kadar işlemişti. Namazdan sonra camiden çıktım meydanda yürüyordum, zaman çok zor geçiyordu. Akşamı etmeye çalışıyordum. Böylece aç susuz yirmi gün geçti.
Bir sabah meydanda yürürken yaşlı bir adam birden yere yığıldı. Koştum bavulu adamın başının altına koydum. Adamla konuşmaya çalıştım, yaşlı adam kendine geldi. Bana teşekkür etti, yürüdü. Sonra geri döndü, avucuma biraz para ve bir kart sıkıştırdı. Delikanlı vaktin olursa gel bir çayımı iç dedi. Bende vakitten bol ne vardı ki…
Akşam oldu, yine çınar altında bavulu yastık yaptım, yatıyordum. Birden bavulun çekildiğini hissettim, elim bavulun kulpundaydı, fırladım. Bavulla öyle bir darbe indirdim ki, adam yuvarlandı, kalktı tazı gibi kaçmaya başladı.
Bavulumu öptüm. Bavulum meğerse ne sadık dostmuş… Yeri geldiğinde bana arkadaş, yeri geldiğinde yastık, yeri geldiğinde beni koruyan bir silah olmuştu. Bazen üzerine oturduğum bir sandalye görevi de üstleniyordu. Babamın benim için yaptığı en iyi şey, bu bavulmuş bunu anladım. Teşekkürler baba, bu bavul için!


