Filiz Nas
Ve benim içimde de dalga yükseliyor. Kabarıyor; sırtı kavisleniyor. Bir kez daha yeni bir arzunun farkında oluyorum, süvarisinin önce mahmuzladığı sonra da gemini çektiği gururlu at gibi bir şey yükseliyor altımda. Sırtına bindiğim sen, şimdi bize yaklaştığını sezdiğimiz düşman kim, bu kaldırımda eşelenerek dururken biz? Ölüm o. Düşmanımız, ölüm. Mızrağımı indirerek ve saçlarım genç bir adamın, Hindistan’da dörtnala giden Percival’in saçları gibi uçuşarak ölüme doğru koşuyorum. Atımı mahmuzluyorum. Sana doğru fırlatacağım kendimi, yenilmeden ve boyun eğmeden, ah ölüm!
— Virginia Woolf
Elim kitabın kapağının üzerinde kaldı. Okuduğum şey bana yabancı değildi; yalnızca ilk kez bir başkasının ağzından, bu kadar açık ve bu kadar sakince söyleniyordu. Dünyaya kızacaksam kime kızacağımı bilmem gerekiyordu; koyunları öldüreni mi sürecektim, yoksa her şeyin bir sebebi var deyip susacak mıydım? Beterinden sakınmak için ölenin ardından bile öldüreni övmek, hayatın kendi kurduğu tuhaf anlaşmalardan biriydi belki. İnsan, başına daha kötüsü gelmesin diye en ağır sözünü yutmayı, haklı olanı değil güçlü olanı anmayı, kendi acısının başucunda bile uslu durmayı öğreniyordu.
Sayfadaki cümle bana yeni bir düşünce vermedi; yalnızca yıllardır içimde sessizce duran, adını koymadığım bir şeyi yerinden oynattı. Ervahı ürkütmeden, hayatın yüzeyinde küçücük bir halka bile bırakmadan, susup çekilmek… Bu düşüncenin bende ne zamandır bulunduğunu bilmiyordum. Belki bazı şeyleri bilmek için insanın onları kendine itiraf etmesi gerekmiyordu.
Kitabı istemeye istemeye bıraktım. Kahvemi alıp camın önüne geçtim. Sabah henüz tam aydınlanmamıştı. Birazdan anahtarları çantama koyup yazlığı satmak için son kez o eve gidecektim.
O ev hiçbir zaman benim bildiğim yazlıklara benzemedi. Bahçesinde begonviller coşmadı, duvarlarından sarmaşıklar sarkmadı; yaz gelince renklenip canlanan evlerden olmadı. Denize yakın olduğu hâlde denizin ferahlığını içine almadı. Sanki yaz kapısına kadar geliyor, eşiğinde durup içeri girmeden geri dönüyordu. Çocukluğumdan beri bildiğim o ev, mevsimlerden çok kendi içine ait gibiydi.
Kahvemden bir yudum aldım. Camın ardından dışarı baktım. Yıllardır tanıdığım bir yere son kez gidecek olmak, oradan ayrılmaya hazır olduğum anlamına gelmiyordu. İnsan bazen bir kapıyı kapatmaya karar veriyor ama ardında neyi bırakacağını ancak eşiğe geldiğinde anlıyordu.
Denizi düşününce içimde eski bir sızı belirirdi. Çocukluğumdan beri önümüzdeydi; bu kadar yakın olup da insanın elini uzattığında değemediği şeyler olur ya, deniz biraz öyleydi benim için. Suyuna girmek, dalgaların arasına karışmak, kendimi bir süreliğine onlara bırakmak isterdim. Ama annemin yanında insanın içinden gelen sevinç bile ölçüsünü bilmek zorundaydı. Çok gülmemeyi, fazla oyalanmamayı, sudan çıkıp saçlarımı güneşte savururken mutluluğumu belli etmemeyi zamanla öğrendim. Annem yalnız kalmasın diye kıyıdan fazla uzaklaşmadım hiç.
O zamanlar bunun annemi düşünmekten ibaret olduğunu sanıyordum. Bir insanın kendi isteğinden vazgeçmeyi ne zaman öğrendiğini bilmesi kolay değildi; hele bu vazgeçiş, sevdiği birinin yüzündeki kederi hafifletmenin bedeli gibi görünüyorsa…
Anahtarları çantama koyup evden çıktım. Arabaya bindim, anahtarı çevirdim. Motorun sesi sabahın sessizliğini dağıttı. Yol kıvrıla kıvrıla uzanıyor, her virajda deniz biraz görünüp sonra yeniden kayboluyordu. Direksiyonu tutarken gözüm yoldaydı ama aklım çoktan başka bir yere dönmüştü.
Keşke Turgut Uyar’ın dediği gibi,
“İçim güvercinleri okşamış kadar rahat olsa.” Ama değildi.
Babam gittiğinde hayat henüz benim anlayabileceğim bir dil konuşmuyordu.
O gidişle evin sesi değişti. Konuşmaların arasına giren sessizlikler uzadı; bir süre sonra evde söylenenlerden çok söylenmeyenleri hatırlamaya başladım. Annemin sesinin nasıl azaldığını, hangi gün neye sustuğunu şimdi tek tek çıkaramıyorum. Hatırladığım, babamın ardından evde kalan bekleyişin zamanla hayatımızın bir parçası hâline gelmesi.
Babam dönmedi. Aramadı. Annem ise onun gidişini hayatının içinden çıkarıp atmak yerine, her gün yeniden yaşamanın bir yolunu buldu. Ben de onun yanında büyürken neyin yasını tuttuğumuzu tam olarak bilmeden o yasa ortak oldum.
Bazı insanlar giderken kapıyı değil, evin içindeki bütün çıkışları kapatıyordu. Yol bir viraj daha aldı. Deniz görünüp yeniden kayboldu. Yazlık biraz daha yakındı. Yoldaki yalnızlığa müzik eşlik etsin istedim.
Yol uzadıkça karşıma çıkan her şeyin benden habersiz bir yere yetişiyor olması tuhafıma gidiyordu; elektrik direkleri birer birer geride kalıyor, tabelalar söyleyeceklerini söyledikten sonra susuyor, ağaçlar aynada küçülüp kayboluyordu. Hiç değilse bir şarkı çalsın istedim, yolun benden başka kimsenin bilmediği bu tarafında sesim olmasa da bir ses bulunsun. Elim radyoya gitti. Zuhal Olcay çalıyordu. Bu şarkıyı çok severim. Tam da şimdi, diye geçirdim içimden; hayatın insanla alay etmek için ne çok yolu vardı. Bir an güldüm. Gülüşümün kime, neye olduğunu bilmiyordum. Belki de insan bazen kendi hayatının karşısına geçip ona bakıyor, kendisini orada tanıyamayınca gülüyordu. Sesi sonuna kadar açtım. Şarkıya eşlik etmeye başladım. Bir süredir kimseye söylemediğim şeyler, sesim yükseldikçe içimdeki yerlerini değiştiriyordu. Yolun iki yanındaki ağaçlar geride kalıyor, deniz aralıklarla kendini gösteriyordu. Ben şarkıyı söylerken hiçbir yere varmayan bir şeyin peşinden gidiyormuşum gibi hissediyordum.
Yalnızlığım, benim yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin, yalnızlığım, benim canımsın, kanımsın, sen benim vazgeçilmezimsin…
Virajın ardından yol düzleşti. Deniz artık ağaçların arasından daha uzun süre görünüyordu. Yolun yanında sessizce uzanıyor, ben her baktığımda biraz daha yakınımdaymış gibi görünüyordu.
Yazlığa yaklaştıkça sokaklar tenhalaştı. Yaz boyunca açık kalan kepenkler kapanmış, balkonlarda unutulan birkaç eşya rüzgâra kalmıştı. Şişme oyuncaklar, sandalyeler, havlular çoktan toplanmıştı. Yazlıkçılar gitmişti. Mevsim güzün içine çekilmişti.
Bu mevsimi severdim. İnsanların çekilip gittiği, evlerin kendi sessizliğine kaldığı zamanları.
Bizim sokağa girdiğimde yavaşladım. Evi gördüm. Bir süre direksiyonda kaldım; sonra motoru susturdum. Denizin sesi geldi. Çantamdan anahtarları çıkardım, arabadan indim. Kapıya yürüdüm. Anahtarı kilide sokup çevirdim. Kapı açıldı. İçeri girdim. Çantamı kapının yanına bıraktım. Salona geçince gözüm annemin koltuğuna takıldı. Her zamanki yerinde, pencerenin önündeydi. Koltuğun üzerinde duran örtünün bir ucu yere sarkmıştı. Elimi uzatıp kaldırdım, sonra pencereye yürüdüm.
Deniz yine oradaydı. Çocukluğumdan beri baktığım yerde, benimle annemin arasında duruyordu. İkimiz de aynı yöne bakardık; ama ben suyun ötesini merak ederken annem, geride bıraktığı şeylerden gözünü alamazdı. O zamanlar bunu bilmezdim. Annemin baktığı yere bakar, sustuğu yerde susardım.
Bir yaz günüydü. Denize gitmek için havlumu almış, kapıya yönelmiştim. Annem balkonda oturuyordu.
— Nereye?
— Denize.
Başını kaldırıp bana baktı.
— Ben burada tek başıma otururken senin aklına deniz mi geliyor?
Havlunun ucunu elimde buruşturdum.
— Biraz yüzüp geleceğim.
— Sen bilirsin, dedi. Ben zaten kimseyi kendime bağlayamadım.
Sonra sustu. Önündeki bardağı eline aldı, bir yudum içti. Benden kalmamı istememişti. Gitmemi de söylememişti. Havluyu bıraktım. Yanına gidip oturdum. Bir süre denize bakmadık, birbirimize de bir şey söylemedik. Annemin yüzündeki kederi silebileceğime inanmıştım; o biraz daha az üzülürse benim de içim rahatlayacaktı sanki.
Denize gitmedim. Annemin yanında kaldım. Ben o gün yalnızca denize girmekten vazgeçtiğimi sanıyordum.
Babamın gidişini hatırladığımda aklımda kalan yalnızca kapıdan çıkışı değil, arkasında bıraktığı boşluğun evin içinde nasıl büyüdüğüdür. İnsan bazen birinin gittiğini hemen anlayamıyor; kapı kapanıyor, ayak sesleri uzaklaşıyor, evdeki eşyalar yerlerinde duruyor ama hiçbir şey artık bıraktığı yerde kalmıyor. Babam da öyle gitti. Ardına bakmadı. Sanki arkasında bir kadınla bir çocuk değil, çoktan bitirmiş olduğu bir hayat vardı. Kapının kapanmasıyla evin içindeki bütün yolların yönü değişti. O gün bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum; ancak yıllar sonra dönüp baktığımda babamın yalnızca evden çıkmadığını, beni de bir daha aynı çocuk olarak kalamayacağım bir yere bıraktığını anladım.
Bir insanın gidişi, geride kalanların hayatında ne kadar yer kaplayabilirdi? Babamın yokluğu evin içinde görünmüyordu; onun oturduğu yer, kullandığı eşya, masadaki boşluk zamanla alışılmış şeylere dönüştü. Asıl görünmeyen, annemin yüzünden eksilenlerdi. Bir zamanlar bir şey anlatırken gözleri parlayan kadın, giderek kendi sesini bile kısmaya başladı. Ne zaman sustuğunu, ne zaman beklemekten vazgeçtiğini bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman vazgeçmedi; belki yalnızca beklediği şeyin gelmeyeceğini düşünerek yaşamayı öğrendi. Ben onun içinden geçenleri bilemezdim. Bildiğim, babam gittikten sonra annemin bana eskisi gibi ulaşamadığıydı. Babamın dönmesini bekleyip beklemediğini de bilmiyordum; ben yalnızca annemin bana dönmesini bekliyordum.
Annem babamı mı kaybetmişti, yoksa babam gittikten sonra kendisini mi? Bu sorunun cevabını o zaman bilmiyordum. Annemin acısını anlayacak yaşta değildim; kendi acımı tanıyacak kadar bile büyümemiştim. Evde bir şeylerin eksildiğini hissediyor ama o eksikliğin adını koyamıyordum. Babamdan söz etmedikçe onu daha az hatırlayacağımızı mı sanıyorduk, yoksa adını anarsak annemin içinde kapalı tuttuğu kapı yeniden açılacak diye mi korkuyorduk, bugün bile emin değilim. Konuşmadık. Bazı suskunluklar insanı korumak için başlar, sonra insanın içine yerleşip onun yerine yaşamaya başlar.
Yıllar geçti. Babamın gidişini geride bırakabildiğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Büyümek, kendi kararlarını vermek, bir evin anahtarını taşımak, hayatın içinden kendine bir yol açmak insanı geçmişinden kurtarıyormuş gibi görünüyor. Oysa ben bir yere ait olmayı, birinin yanında kendimden vazgeçmeden durabilmeyi, bir evin içinde huzurla uyumayı öğrenemedim. Belki de insanın ilk evi, daha sonra kuracağı bütün evlerin gizli planını çiziyordu. Benim planımda ise bir kapı vardı; kapanınca ardında kimin kaldığını kimsenin dönüp kontrol etmediği bir kapı.
Cemal Süreya’nın dizeleri aklıma geldiğinde onların içinde kendi çocukluğumdan bir şey bulduğumu hissediyordum:
Annem çok küçükken öldü
Beni öp, sonra doğur beni…
Bu dizelerdeki isteği düşündüm: Bir kez daha doğmak, ama bu kez dünyaya gelişin eksik bıraktığı yerden tamamlanmak; birinin öpüşüyle, şefkatiyle, insanın varlığını sorgulamadan kabul edişiyle yeniden başlamak. Ben de beni öpüp yeniden doğuracak birini isterdim. Bunu birinden isteyebilecek kadar kendime güvenebildim mi, bilmiyorum. İnsan bazen en çok ihtiyaç duyduğu şeyi istemeyi bile öğrenemeden büyüyor; uzattığı elin boşlukta kalacağını önceden biliyormuş gibi, daha elini kaldırmadan vazgeçiyor…
İçimden geçirdiğim bu cümlelerin ardından kendime uzun uzun açıklama yapamadım. Ne yaşadıklarımı bir sebebe bağlayabildim ne de başıma gelenlerin hesabını çıkarabildim. Ben yıllarca güçlü görünmenin, kimseye yük olmamanın, kırıldığım yeri belli etmeden yürümeyi sürdürmenin bir tür olgunluk olduğunu sandım. Oysa belki de yalnızca kimsenin gelip başımı okşamayacağına erkenden karar vermiştim.
Bu kadar basit bir cümlenin içinde, yıllarca söyleyemediğim ne çok şey vardı. Çocukken bir elin saçlarıma dokunmasını beklemiş miydim, yoksa o beklentiyi daha başında içimden söküp atmış mıydım, şimdi ayırt edemiyorum. Hatırladığım şey bir sahneden çok, içimde kalan duyguydu: Birinin yanında dururken bile kendi başıma olduğumu bilmek. Babam gitmişti; anneminse kendi acısının içinde, bana uzanacak eli kalmamış gibi görünüyordu. Onu suçlamaya kalktığımda yaşadıklarını düşünüyor, sonra kendi çocukluğumun sesini yeniden içime gömüyordum.
Kalp kırıldığı yerden kanar derler ama sanırım benimki kırıldığı yerden sustu.
Merdivenlere yöneldim. Basamakları çıkarken evin sessizliği aşağıda kaldı sanıyordum, oysa yukarı çıktıkça onunla aramdaki mesafe azalıyordu. Annemin odasının kapısında durdum. Kapı kapalıydı; ardında artık bana cevap veremeyecek bir kadın, onunla birlikte kapanmış yıllar ve hâlâ söyleyemediğim sözler vardı. Elimi kapı koluna uzatmadan önce bir süre bekledim.
Beni neden kendi acının içinde büyüttün?
Soruyu içimden geçirdim; anneme söylemedim. Belki söyleseydim bir cevap bulamayacaktım. Belki de cevabı biliyor, yalnızca bir kez olsun onun ağzından duymak istiyordum. Kapıyı açtığımda karşıma çıkacak olanın yalnızca annemin odası olmadığını hissediyordum. Orada, babamın gidişinden sonra annemin içine kapandığı hayatla benim onun kıyısında geçirdiğim çocukluğum birbirine karışmıştı. Hangisinin kederini taşıdığımı, hangisinden kendime bir hayat kurmaya çalıştığımı artık bilmiyordum.
Elimi kapı koluna bastırdım. Kapıyı açtığımda odanın içindeki havanın evin geri kalanından daha ağır olduğunu düşündüm. Pencerenin önündeki tül, aralık bırakılmış kanattan sızan rüzgârla belli belirsiz kıpırdıyordu. Eylülün son günleriydi; yazlıkçılar çoktan çekilmiş, sokakların sesi azalmıştı. Evin içindeyse başka bir telaş vardı. Dolaplar boşaltılacak, kullanılmayacak eşyalar ayrılacak, geriye kalanlar kolilere yerleştirilecekti. Annemin odası da bu işin dışında kalamazdı. İnsan, bir evden çıkarken en son hangi kapıyı kapatacağını önceden bilemiyor; bazı kapılar, ardında bıraktıklarından değil, insanın içeriye girerken kim olduğunu hatırlattığından ağırlaşıyordu.
Kapının eşiğinde bir süre durdum. Yatağın üzerindeki örtü düzgünce serilmişti. Komodinin üstünde annemin bir zamanlar her akşam elinin altında tuttuğu küçük eşya kutusu, bir krem kavanozu ve yıllardır yerinden kıpırdamamış gibi duran bir bardak vardı. Perdenin kenarından süzülen solgun ışık, mobilyaların yüzeyinde ince bir toz tabakası gösteriyordu. Odaya uzun zamandır girmemiş değildim; yine de şimdi, eşyaların birer birer buradan çıkarılacağını bilmek, hepsini ilk kez görüyormuşum gibi hissettiriyordu.
Dolabın kapağını açtım. Annemin giysileri, aralarında görünmez bir düzen kurulmuş gibi yan yana duruyordu. Bazılarının yakasında ütünün keskin izi kalmıştı, bazılarının omuzlarıysa yılların ağırlığıyla içeri doğru çökmüştü. Elimi kumaşların üzerinde gezdirdim. Bir giysinin insanı nasıl hatırlayabildiğine şaşırdım; annemin kendisi yoktu ama dokunduğum her şey, onun bir zamanlar burada bulunduğunu kanıtlamak ister gibiydi. Sonra kendime, eşyaları ayırmak için geldiğimi hatırlattım. Saklanacaklar, verilecekler, atılacaklar… Bir insanın geride bıraktıklarını bu kadar kolay sınıflandırabilmek, yaşarken onunla birlikte yaşananların da aynı biçimde ayrılabileceği yanılgısını doğuruyordu.
Komodinin çekmecesini açtım. İçinde bebekliğime ait bir fotoğraf, eski bir tarak ve annemin saçlarını toplarken kullandığı tokalardan biri vardı. Tokayı elime aldım. Dişlerinin arasına birkaç tel saç sıkışmıştı. Onları başparmağımla ayırmaya çalıştım, sonra vazgeçtim. Tokayı avucumda bir süre tuttum; ne yapacağımı bilemediğimden değil, bir şeyi yerine bırakmanın da onu almaktan daha zor olabileceğini ilk kez o kadar açık hissettiğimden. Sonunda tokayı cebime koydum ve kutuyu kapattım. Küçük bir eşyanın insanın elinde bu kadar uzun süre kalabilmesi, onun değerinden çok, dokunduğu yerle ilgiliydi.
Annemin saçlarını taradığı sabahları hatırladım. Bazen beni yanına çağırır, saçımın dağılmış yerlerini düzeltirdi. Parmakları saç diplerime değdiğinde gözlerimi kapatırdım; o kısacık dokunuşun içinde, çocukken adını koyamadığım bir güven duygusu bulunurdu. Annemin eli başımın üzerinde durduğu sürece dünya, dışarıdaki bütün güçlüklerine rağmen, katlanılabilir bir yer gibi görünürdü. Sonra o an biter, ben yeniden kendi başıma kalırdım. Belki de insanın ömrü boyunca aradığı şey, kendisine uzatılan bir elden çok, o elin çekilmeyeceğine inanabilmesiydi.
Zamanla bir şeylerin eksildiğini biliyordum ama eksikliğin nerede başladığını gösteremiyordum. Annem yanımdaydı; aynı evde yaşıyor, aynı sofraya oturuyor, zaman zaman benimle konuşuyordu. Buna rağmen aramızda, adını bilmediğim bir uzaklık büyüyordu. Önceleri anlattıklarımı dinlerdi. Arkadaşlarımla aramda olanları, canımı sıkan şeyleri, akşamüstü gördüğüm bir kediyi, içimde kocaman yer kaplayan ama anlatınca küçüleceğini sandığım ne varsa hepsini ona söylerdim. Bazen yüzüme bakardı; bazen gözleri başka bir yere kaysa da döner, kaldığı yerden beni dinlemeye devam ederdi. Sonra gözleri benden uzaklarda bir yere takılıp kaldı.
Söylediklerim, odanın içinde yolunu bulamayan küçük kuşlar gibi çırpınıp durdu; ne annemin omzuna konabildiler ne de geri dönüp benim içime sığabildiler. Bir süre daha anlattım. Annem duymayınca kelimelerimi birer birer cebime koymaya başladım. Belki sonra dinlerdi, belki başka bir gün. O günler bir türlü gelmedi. Ben de anlatacaklarımı içimde saklamayı öğrendim; önce önemsiz şeyleri, sonra en çok canımı acıtanları. Bir zaman sonra, başıma gelen bir şeyi anneme anlatmak aklıma bile gelmez oldu. İnsan, sesinin bir yere varmadığını çocukken nasıl anlar bilmiyorum; ben, kelimelerimi usulca içime gömerek öğrendim. Annem sustukça ben de sustum. Onun sessizliğinin içinde büyürken kendi sesimin nerede kaldığını hiç sormadım.
Yıllar sonra dönüp baktığımda çocukluğumdan aklımda kalanların yalnızca yaşananlardan ibaret olmadığını gördüm. Yaşanmayanlar da yer tutuyordu insanın içinde; söylenmeyen sözler, sorulmayan sorular, beklenip gelmeyen bir sarılma… Babamın gidişiyle açılan boşluk, annemin kederiyle dolmuştu belki ama o boşluğun içinde bana ayrılmış bir yer olup olmadığını hiçbir zaman anlayamamıştım. Kafam okşanmadı ki. Bu cümle, yıllar boyunca içimde sessizce bekledi, ne bir şikâyet gibi yükseldi ne de birinden hesap sormaya dönüştü. Yalnızca, kendime bile söylemekten kaçındığım bir gerçeğin en yalın hâli olarak kaldı.
Cemal Süreya’nın dizeleri geldi aklıma:
Annem çok küçükken öldü
Beni öp, sonra doğur beni.
Kalp kırıldığı yerden kanar derler ama sanırım benimki kırıldığı yerden sustu. Susmak, zamanla yalnızca annemin yanında geliştirdiğim bir alışkanlık olmaktan çıktı; başka insanların karşısında da kendimi korumak için kullandığım bir yola dönüştü. Kırıldığımda anlatmak yerine geri çekildim, anlaşılmadığımı düşündüğümde kendimi açıklamaktan vazgeçtim. Birinin beni anlaması için içimdeki kapıları açmam gerektiğini biliyordum ama o kapıların ardında ne kadar zamandır biriken şeyler bulunduğunu göstermeye cesaret edemiyordum. Annemden öğrendiğim sessizliği, kendi hayatımın içine taşımıştım; bunun ne zaman olduğunu ise çok sonra fark ettim.
Yatağın kenarına oturdum. Örtünün üzerinde, annemin elinin değdiği yerde oluşmuş küçük bir kırışıklık vardı. Parmaklarımla düzeltmek istedim ama elim yarı yolda durdu. Onun burada oturduğu, pencereden dışarı baktığı, bazen hiçbir şey söylemeden uzun süre aynı noktaya gözlerini diktiği zamanları düşündüm. O sırada ne düşündüğünü bilmiyordum. Belki babamı hatırlıyordu, belki geçmişte kalan bir günü, belki de kimseye anlatamadığı başka bir şeyi. Onun yüzünde gördüğüm yorgunluğu bugün başka türlü okuyabiliyordum; ama şimdi anlıyor olmam, o zaman bir çocuğun neye ihtiyaç duyduğunu değiştirmiyordu.
Annemin acısına yıllarca ortak oldum. Fakat onun acısına ortak olmakla, kendi çocukluğumu onun acısının içinde geçirmek arasındaki fark çocuklukta büyük bir yüktü. Bir annenin üzgün olabileceğini, bir babanın gidişinin bir insanın içini yıllarca sızlatabileceğini anlayabiliyordum; anlayamadığım, bütün bunların ortasında benim de büyümekte olduğumdu. Annemin kederine ortaktım ama keder tam nerede başlıyordu bilmiyordum. Onu anlamayı kendime görev edinmiş, annemi daha fazla üzmemek için kendi isteklerimi geri çekmeyi öğrenmiştim. Bir süre sonra neyi gerçekten istediğimi, neyi onu incitmemek için istemediğimi birbirinden ayırmak zorlaştı.
Çocukluğumdan kalma bazı görüntüler, insanın hafızasında saklandıkları yerden yıllarca kıpırdamadan durabiliyor. Annemin ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdiği, başını hafifçe öne eğdiği, karşısındaki boşluğa bakarken yüzündeki bütün ifadelerin silindiği bir an vardı. O zaman ona ne söyleyeceğimi bilememiştim. Yanına oturmak, elini tutmak, belki bir şey sormak istemiştim; ama onun sessizliğine dokunursam daha fazla kırılacağından korkmuştum. Çocuk aklımla, annemin kederine zarar vermemek için kendi içimdeki şeyleri saklamıştım. Oysa sakladıklarım da benimle birlikte büyüyordu.
Şimdi, odasında dururken annemin yüzünü hatırlamaya çalıştım. Yüzünü elbette unutmuş değildim; yine de insanın sevdiği birinin yüzünü hatırlamasıyla, o yüzün ardında yaşanmış hayatı anlaması aynı şey değildi. Annem babamı mı kaybetmişti, yoksa babam gittikten sonra kendisini mi? Bu sorunun cevabını bulabileceğimi sanmıyordum. Belki annem de bilmiyordu; belki bazı kayıplar, insanın içinde o kadar uzun süre kalıyordu ki bir gün neyin kaybedildiğiyle neyin geride kaldığı birbirine karışıyordu.
Annemin son yıllarında ona daha çok yardım etmeye başladım. Günlük işlerini yapıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, bazen konuşmadan yanında oturuyordum. Aramızda hâlâ söylenmemiş şeyler vardı ama onları açmanın bir yolunu bulamıyordum. Onu incitmekten korkuyordum; bir yandan da yıllardır içimde tuttuğum soruların artık bende kalacak olmasından yoruluyordum. Annemin yüzündeki çizgiler derinleştikçe geçmişin değişmeyeceğini daha iyi anladım. Bir zamanlar ondan beklediğim şeylerin bir kısmı artık mümkün değildi. Bunu kabul etmek, onları hiç istememişim gibi davranmak anlamına gelmiyordu.
Bir gün, yatağın üzerindeki örtüyü birlikte katladığımızı hatırladım. Annem örtünün bir ucunu bana uzatmış, ben de öteki ucundan tutmuştum. Kumaşı ikiye katlarken ellerimiz bir an aynı yerde buluşmuştu. O sırada ikimiz de bir şey söylememiştik. Belki sıradan bir andı; belki de yıllar sonra hatırladığım için ona bu kadar anlam yüklüyordum. Annemle aramızda yalnızca kırgınlık yoktu. Bunu kendime hatırlatmam gerekiyordu. Beni sevdiği anlar da olmuştu; bana dokunduğu, benimle ilgilendiği, yüzüme baktığında gözlerinde yumuşak bir ifade belirdiği zamanlar da. Fakat sevginin varlığı, eksikliğin bıraktığı izi kendiliğinden silmiyordu.
Annemin odasında geçirdiğim zaman uzadıkça ona duyduğum şefkatle içimde biriken öfkenin birbirinden ayrılmadığını fark ettim. Birini hissettiğimde öteki kaybolmuyordu. Onun ne yaşadığını anlamaya çalışmak, benim ne yaşadığımı inkâr etmemi gerektirmiyordu. Yine de bunu kendime söylemek bile kolay değildi; çünkü annemi suçlamakla onu anlamaktan vazgeçmek arasında bir çizgi bulunduğuna inanmıştım. Sanki ona kırgınlığımı kabul edersem sevgimi de kaybedecektim.
Gözlerim yatağın üzerindeki örtüye takıldı. Annemin yüzünü, ellerini, başını hafifçe yana eğişini düşündüm. Onun da bir zamanlar birinden bir şey bekleyen genç bir kadın olduğunu biliyordum; fakat o kadının hangi umutlarla yaşadığını, hangi noktada kendinden vazgeçtiğini ancak parçalar hâlinde tahmin edebilirdim. Onun hikâyesini bütünüyle bildiğimi söyleyemezdim. Benim bildiğim, o hikâyenin içinde büyümüş olduğum ve bazı şeylerin bana hiç sorulmadan miras bırakıldığıydı.
İçimde biriken söz, sonunda anneme söyleyemediğim hâliyle belirdi: Beni neden kendi acının içinde büyüttün? Soruyu yüksek sesle sormadım. Annem artık cevap veremezdi; verseydi de aradığım cevabı bulup bulamayacağımı bilmiyordum. Belki o da kendi annesinden, kendi geçmişinden taşıdığı şeyleri bana farkında olmadan bırakmıştı. Belki insan, kendisine yapılanı anlamadan başkasına yapıyor, bir kuşağın sustuğu yerde öteki kuşak da sesini kaybediyordu. Bunları düşünmek annemi aklamıyordu; yalnızca aramızdaki mesafenin nerelerden geçtiğini görmeme yardım ediyordu.
Oda yıllar önceki odaydı. Pencerenin önündeki tül kıpırdıyor, ışık duvarın üzerinde yavaşça yer değiştiriyordu. Çekmeceden aldığım tokayı cebimden çıkardım. Avucumun içinde küçük, sıradan bir eşya gibi duruyordu. Onu yanıma almak istemiştim; ama şimdi nereye koyacağımı bilmiyordum. Annemin eşyaları arasında bırakmak, onu yeniden çekmeceye kapatmak gibiydi. Yanımda götürmekse annemden bir parçayı kendime ayırmak anlamına geliyordu. Bir süre düşündükten sonra tokayı avucumda tuttum. Henüz karar vermemiştim.
Kapının dışında koliler hazırlanıyordu. Birazdan bu odaya yeniden girilecek, giysiler kaldırılacak, çekmeceler boşaltılacak, annemin yıllardır kullandığı eşyalar başka yerlere taşınacaktı. Odanın boşaltılması gerekiyordu; bunu biliyordum. Ama bir odanın içindeki eşyaları çıkarmakla, orada yaşanmış olanları geride bırakmak aynı şey değildi. Annemin yokluğunu kabul etmek için eşyalarını ortadan kaldırmam gerekmiyordu; yine de onları burada tutarak onu geri getiremeyeceğimi de biliyordum.
Tokayı cebime koydum. Dolabın kapağını kapattım, yatağın üzerindeki örtüyü son bir kez düzelttim. Sonra kapıya yöneldim. Kapatmadım. Bir süre aralık bıraktım; odanın içindeki solgun ışık koridora düşmeye devam etti. Sonra yürüdüm. Annemin odasında bıraktığım şeylerin hangisinin ona, hangisinin bana ait olduğunu hâlâ bilmiyordum.
Bahçeye çıktığımda yağmurun şiddetlendiğini gördüm. Çardağa doğru yürüdüm, ahşap sıraya oturdum. Bir süre etrafa baktım; yağmur, dalların ucunda tutunmaya çalışan son yaprakları da toprağa doğru eğiyordu. Sonra, uzun bir aradan sonra sesine kavuşmuş gibi, hasretle katıla katıla ağlamaya başladım.
Ne kadar sürdü bilmiyorum; bir ömür kadar. Doğrulduğumda ciğerlerim ağrıyordu. Sanki kendime uzaktan, bir gözetleme kulesinin tepesinden bakıyordum. Gördüğüm, perişanlığımdan, sefaletten, yalnızlığımdan başka bir şey değildi. Şimdi koca bir geçmişin kıyısındaydım. Ziyan olmayı neden hak ettiğimi anlamamıştım ama onu da beceremiyordum. Kendimi terk etmem gerektiğini aklımla da gönlümle de yıllardır biliyordum; ama o terki gerçekleştirecek iradeyi bir türlü bulamıyordum.
Ayağa kalktım. Bahçenin kapısından çıkıp sahile inen yola yöneldim. Yağmur yüzüme vuruyor, ayaklarım beni yıllardır bildiğim o kıyıya doğru götürüyordu. Geçmişim arkamda kalmıyordu; annem, babam, çocukluğum, içimde bir türlü tamamlanamayan ne varsa benimle geliyordu.
Ayakkabılarımı çıkarıp ıslak kuma oturdum. Deniz önümdeydi. Çocukken dalgaların arasında özgürce yüzemediğim, kıyısında oturup seyretmekle yetindiğim deniz. Artık annem yalnız değildi.
Etrafımdaki çakıl taşlarını topladım. Birini avucumda çevirdim, sonra ötekini. Küçük taşların ağırlığını avucumda tartarken toplamaya başladım. Yağmur yüzüme vuruyor, dalgalar kıyıya sokulup geri çekiliyordu. Başımı kaldırıp denize baktım. Ceplerini çakıl taşlarıyla dolduran kadın geldi aklıma…
Koca bir geçmişin kıyısındaydım. Ardımda kalanlarla önümde uzanan su arasında, adını koyamadığım bir şey duruyordu.
Dalgalar yeniden kıyıya vurdu.
Belki geri verdikleri şey, bizden aldıkları değildi. Bizim artık taşıyamadıklarımızdı. Özgürdüm artık.
“İnsan, kendine sığamadığında nereye gider?”


