Şebnem Özbay

Kıvrım kıvrım kıvranmasının bünyesine getirdikleri, daha doğrusu bünyesinden götürdükleri arasında önce saçları gelirdi, sonra mide krampları.
Yaşamın çok sancısı vardı. Hâliyle onun da çok yaşam sancısı. Peki neden, nereden gelmişti bunca sıkıntı? Evleneli henüz bir sene dolmamıştı. Evet, bir beyi vardı, bir de kusura bakmasın ama, onun sayesinde sislenen beyni. Beyine kalırsa aralarındaki sorunlar, karısı yüzündendi. Onun beyinsizliğinden! Takıntıları, kuruntuları, yerli yersiz sıkıntıları sayesinde rahat gün göremediklerini çekinmeden, her fırsatta vururdu suratına. Her tartışmalarında zeytinyağı gibi üste çıkardı. Hep haklıydı. Üzüntüden nasıl dökülmesin o güzelim saçları?
İnsan kendini bilmez mi, çoğu zaman bilmez. İnsanların çoğu, kendini bilmediğini de bilmez zaten.
Arada sabrının taştığı olur, beyine lanetler okur, kapıyı çarpar çıkardı evden. Geri dönmeyeceğine yemin ederdi. Ah o yeminler, o büyük sözler öfkeyle köpüren ağızlardan kolaylıkla çıkar da, ortalık sakinleşince unutulur. Malum öfkeyle kalkan, zararla oturur. Yemin ettiysen dönmeyeceksin. Onun ise süngüsü çabuk düşer, her seferinde kös kös döner. Kendi ailesi, beyinin ailesi, beyi ve neredeyse tüm çevresi kanıksamıştır bunu.
Babaevine dönüşünün ertesi gününde, annesiyle dertleşip bir yandan da ortalığı toparlarken, üzerinde gevşek üçgül çiçekleri arasına semiren inek çizimi olan yoğurt kovasını çektiği esnada annesi, “Dertleri dert etmeyeceksin,” demiş, ardından masaya bakıp upuzun bir “aaaa” çekmişti. Kovanın altından yosunlaşarak örtüye akıveren suyu görmüştü. Sözde dertsiz örtüyü toplarken “Saksısı çatlakmış ne bileyim,” demişti. Kızının, “O saksı değil ki, bildiğin yoğurt kovası,” sözüne karşılık uzun açıklamalar yapmıştı. Ektiği reyhan tohumları serpilince koparıp şerbet yapacakmış, reyhan şerbeti içmek hem şifalı hem ferahlık veriyormuş, saksıya para vermeye gerek yokmuş, bu ilk defa başına geliyormuş, keşke toprağı doldururken kovanın altına iyice baksaymış… Anneler ve boş yoğurt kapları arasına kimse ama kimse giremez!
Sen beni dinle!
“Dinliyorum anne.”
Dertleri dert etmeyeceksin.
“Ne edeceğim?”
Dert etme, o kadar! Bugün var, yarın yokuz. Her kavgada koca evi terk edilmez, bu sözümü iyice belle!
“Belleyeyim.”
Ha, gider yeteri gelir beteri. Bunu da hiç unutma!
“Unutmayayım.”
Evi terk edişinin üçüncü gününde başlar kıvranmaya. Beyini özledi desen değil, evini özledi desen belki. Zaten ailesinin yanında da artık misafir desen değil, ev sahibesi desen hiç değil.
Birbirinden farksız geçen akşam yemeklerinde, çatal kaşık sesleri dışında; konuşmadan, gülüşmeden yemeklerini yiyen ailesini seyreder, bitse de artık kalksam masadan dedirten o kasvet çökerdi içine. “Şimdi evimde olsam, en sevdiğim köşemde ayaklarımı uzatıp çayımı yudumlarken dizi filmler izlesem ne güzel olurdu. Bak şuna bak! Ablasına nasıl laf sokuyor. Tabii, yerini dar ettim diye değil mi, evine gitse de kurtulsam diyorsun içinden değil mi? Eşek sıpası seni, anlamıyorum sanki.”
Komşular, kuzenler, arkadaşlar geldiğinde önce sıkıntısını dinler sonra bol keseden tavsiye, akıl verirler. Ruh hallerine göre şekillenir verdikleri tavsiyeler. Mesela geçenlerde sevgilisinden ayrılan kuzeni, “Öf, aman çekme! Boşan kurtul yol yakınken. Çocuğun olunca paçayı kurtaramazsın” der. Çapkın kocasının yaptıklarını sineye çeken fakat sindiremeyen komşu, “Valla erkek milletine güven olmaz. Seninki kim bilir gönlünü nerede eğliyordur, meydanı boş bırakmaya gelmez.” der. Maskeli depresyonunu kocaman bir gülümsemenin ardına ömür boyu gizleyen büyük teyze, efsunlu gözlerini kısıp “Aman bunlar da dert mi? Enişteni çekmek kolay mıydı? Hep sabrettim öyle geldik bugünlere. Erkeğin üstüne çok gitmeyeceksin, görmezden geleceksin, aklınla idare edeceksin.”
“Aklımla idare edeceğim.
Anlayış göstereceğim.
Üstüne gitmeyeceğim.
Görmezden geleceğim.”
Gözünün kapıda, kulağının telefonda, aklının kocasında kaldığı günler gelir çatar. İçi içini yediğinden midesine kramplar girer. “Çoktan gelmeli, beni almalıydı. Nerede kaldı? Ay, yoksa başkasını mı buldu?
Nihayet bir akşam kapı çalar ve takım elbise giymiş beyi, elinde çiçek buketi, yüzünde üzgün ifadeyle karşısında biter. Kalbi küt küt atarken, boynuna atlamamak için kendini zor tutar ama tutar. Taş gibi durur karşısında. “Seni özledim” diyen beyine “ben de seni özledim” demez. Kimse kimseden özür dilemez. Zaten özür dilenecek bir durum artık yoktur, sadece özlem vardır. Bu seferlik ama son defa olmak kaydıyla, bir kez daha kocasını affeder.
Evlerine gitmek üzere kapıdan çıkarlarken, annesi “yolda yersiniz” der, eline tutuşturur. Börekler aynı markaya ait, başka yoğurt kovasına konulmuştur. Üstündeki çizimler henüz capcanlı duruyor, gevşek üçgül çiçekleri arasında geviş getiren inek, sanki hâlini dalgaya alırcasına gülüyordur.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

