Pelin Süalp
İnsan, kendi zihninin mahremiyetinde bile bir iyelik eki yanılsamasıyla yaşar. “İç sesim” derken, o sesin gerçekten bize ait olduğunu varsayarız. Oysa yalnız olduğumuzu sandığımız anlarda bile zihnimizin içi bir pazar yeri gibidir. Kapıyı kilitlemek, ekran ışıklarını söndürmek ve dış dünyayla teması kesmek, içeriye sızmış o devasa kalabalığı tahliye etmeye yetmez. Üst üste binmiş düşünceler, birbirini iten tanımlar, yıllardır kullanmaya alıştığımız kalıplar…
Zihinsel bir uğultu!
İçimizde bir duygu belirdiğinde ona bir etiket yapıştırırız. Kaygı, kırgınlık, tükenmişlik; bazen de sevinç ya da coşku… Bu, kelimelerle kurduğumuz bir güvenlik hattıdır. İsimlendirdiğimiz anda, sanki duygu geri çekilir. Tanım, hisle aramıza mesafe koyar.
Kulağımıza tanıdık gelen kelimeleri kullanmak bizi rahatlatır. Mutlaka böyle hisseden başkaları da vardır. Yalnızlık yumuşar, paylaşılabilir bir şeye dönüşür. Herkesin benzer kelimelerle düşündüğü, benzer ifadelerle hissettiği bir alan. Buradaki kalabalık, dili, alışkanlığı ve “iyi hissetme” buyruğunu aynı anda taşıyan, zihnimizin içindeki hazır anlatılar yığınıdır. Ne hissedilmesi gerektiği, nasıl anlatılacağı, ne kadar süreceği önceden bellidir. “Herkes gibi” hissetmek, varoluşsal bir uyuşukluk yaratır. Keskin köşeler törpülenir, aşırılıklar dizginlenir.
Oysa bu kalabalığın imkânsızlaştırdığı bir deneyim vardır. Kelimelerin henüz araya girmediği, adlandırılmamış olanla baş başa kalma hâli. Bir acının, bir korkunun isimlendirilmeden önceki o ham anı. Ne olduğunu tam bilmediğimiz, bu yüzden iç sesimizin bile bir şikâyet cümlesine tutunamadığı o kısa aralık.
Dil henüz yardıma gelmemiştir, bir açıklama yoktur. Sadece duraksama vardır. Kalabalık bu duraksamayı sevmez. Akış ister, bir sonraki adıma ilerlemeni, duygudan duyguya geçmeni bekler. Hemen bir etiket bulunur, zihnimiz bize bir anlatı kurar ve deneyim güvenli bir çerçeveye alınır. Baş edilebilir bir şeye dönüşür.
İç sesimizi susturmaya ya da ehlileştirmeye çalıştığımızda karşılaştığımız direnç, o sesin aslında ne kadar bize ait olduğunu sorgulatır. Ona sus dediğimizde, kısa bir sessizlik olur; ardından sıradan bir öneriyle geri döner: “Tamam, hadi o zaman evden çık, güzel bir yere git,” hatta bir adım ötesine geçer: “Seni mutlu edecek bir şeyler yap!” Bu ses, sistemin mikrofonudur.
Yalnızlık belki de, insanlardan uzaklaşmak değil; zihnimizdeki sözlüğü bir süreliğine ateşe vermektir. Tamamen yakmak için değil, kalabalık geri dönüp, kelimeler yeniden yerini alana kadar o isimlendirilmemiş boşlukta neye benzediğimizi görebilmek için. Bu ateş hiçbir zaman kalıcı olmaz. Kalabalık elbet geri döner, kelimeler yeniden yerini alır. Zihin boşluk hissine dayanamaz; hemen en yakın sözlüğe sarılır. Ben şuyum deriz, şöyle hissediyorum… Ve böylece emniyet hattı yeniden çekilir.
Nihayetinde, kalabalık sadece dışarıda değil, dilin her kıvrımındadır. Kendi yalnızlığımızı bile başkalarının icat ettiği kelimelerle sevip, yine onların tanımlarıyla ondan nefret ederiz. Bu yazıyı yazarken bile aynı tuzağa düştüğümü fark ediyorum. Zihnimin içindekileri anlatmak için yine o kalabalığın bana sunduğu kelimeleri seçiyorum! Ona itiraz etmek için bile ondan cümleler dileniyorum.
Belki de kurtuluş, o meşhur metafordaki gibi, tırmandıktan sonra merdiveni itip atmakta saklıdır.
Ben de şimdi bu kelimeleri tek tek itiyorum…
Kapı kilitli,
telefon kapalı.
Her şey gürültünün sustuğu o saniyelik boşlukta
kim olduğumu
görebilmek
için.

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

