Nazife Yetişgen
Bugün günlerden ne? diye seslendi hemen yanındaki arkadaşları. Biliyordu, aklının her bir ücra köşesi, tüm ruhu takvim ve saate ihtiyaç duymadan tarihi söyleyebilirdi. 21 Mart dedi ve gülümsedi. 21 Mart onun ve ailesi için her yıl doğum günü olarak kutlanırdı. Yüreğinin derinliklerinde tüm atalarına hürmeten şükür duasını yaptı. Şükür bu yıl da ayaktaydı. Şarkılar dinleyecek, oyunlara eşlik edecek, süsleyecek, gülecek, yorulduğunda kendini bırakıp yeniden daha dinç uyanmak için uyuyacaktı.
Sapsarı eteği ile salındı şöyle bir sağa bir sola. Bu rengini kaybetmiş dünyada, kirli ya da temiz fark etmeksizin sabırla yaşamaya ve tüm grileri aydınlık bir sarıya dönüştürmek için çabalardı. Renk onun işi, süslemek onun işiydi. Hele çabası takdire şayandı, nasıl bir karıncanın yuvasına yem götürmek için çabaladığını gördüğünüzde hayret ediyorsanız işte bizimkinin çabası da öyle bir çabaydı. Şarkılar söyledi: “Doğ güneş üzerime, ser tüm ışığını kâinata, yaşıyorum, mutluyum, kim bilir kaç çocuk şarkılar söyleyecek sokağımda, kim bilir kaç çocuğun hediyesi olacağım, kim bilir belki fark etmeyip güzelliğimi ayaklar altına alacaklar, bilinmez yabani bir ot gibi çıkarıp fırlatacaklar… Doğ güneş üzerime, umudu getir bize…” diyerek devam etti. Nasıl da güzel şarkılar söyledi. Hafif esen rüzgâr orkestra olurken, onun saçlarını da dağıtıyordu.
Gece olunca nasıl da soğuk olur bu havalar, üzerine yorgan çekmeye hazırlandı. Üşüdü, rengi dönmeye başladı hafifçe. Usulca eğdi başını şimdi uyku zamanıydı. Eskiden daha çok görürdü yıldızları, ay dede gökten el sallar, yıldızlar adeta düğün merasiminde gibi dans ederdi. Yan sön, yan sön… Şimdilerde pek görünmez olmuştu yıldızlar. Son anda aklına gelen düşünceleri; eski günlerini, bereketi, küçük dostlarının varlığını hatırlattı ona. Tadı değişse de, havası bozulmuş olsa da rengârenk olup yeniden hayata merhaba demek ve ümidini yitirmeden ayakta kalmak güzeldi. Amacı da zaten buydu. Ümidin son bulduğu anda ortaya çıkıp, karanlıktan sonra gelen aydınlığı, soğuktan sonra gelen ılıklığı hatırlatıyordu çevresine. Vermek istediği mesaj hep aynıydı: Birilerine ilham vermek, yaşama dair olumlu kelimeler kurmasına fayda sağlamak, hayata sıkı sıkıya tutunmaları için ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgiyi göstermekti.
Sabahın ilk ışıkları ile uyandı. Üzerine uyurken çöken o soğuk hava yerini hafif bir ılıklığa bırakmıştı. Uzaktan gelen seslere kulak kabarttı. Bir kız çocuğu annesine sesleniyordu.
-Anne bunların adı ne?
-Neyin adı yavrum?
-İşte bunlar diyorum, şu sarı elbiseli olanlar… Gözünün ucu ile anne ve kızına bakıyordu. Allah ne de güzel yaratmış, pamuk gibi bir kız çocuğu dedi içinden. Onun arkadaşı olmak, onunla dans etmek, sevmek istedi. Etekleri uçuş uçuş olan bu minik arkadaşı ona doğru koşmaya başladı. Yüreğinin sesini duyabiliyordu taa derinlerde. Güm güm diye atan bu minik kalp ona epey yaklaştı, elleri ile okşadı, sevdi… Bizimki çok heyecanlı, biraz da korku içinde ne yapacağını bilemedi. Sessizce teslim oldu kaderine. Boynunu eğdi ve bu sevgi selinin tadını çıkardı. Tüm bunlar olurken derinlerden bir ses daha duydu: “Yavrum, sev ama incitmeden sev. Bunlar yaşayacak, tohum olacak, seneye bir daha bu zamanlar rüzgârın savurduğu yerlerde hayat bulup yeniden uyanacak …” dedi. İçinden derin bir oh çekti. Daha zamanı değildi. Bahar yeni gelmişti. Toprakla, güneşle aşkı yeni başlamıştı. Gülümsedi karahindiba minik dostuna, onun güvenli ellerinde biraz salınıp, tekrar doğruldu. Sevgi ile büyüyen bir dost başka dostu incitmezdi. Biliyordu ki; bastığı yerde ayağının altındaki canlıları düşünen bir anne ve çocuğundan zarar gelmezdi. Şarkılarını söylemeye devam etti. Henüz uyuma vakti değildi. Daha yeni uyanmıştı. Koca mevsimi, ömrünü güzel yaşayacak ve doğaya savrulan tohumları ile seneye bir daha uyanacaktı karahindiba…
21 Mart onun doğum günüydü…

