Fatma Maksude Kılınç
Henüz on yediydim yani çok genç. Bir erkekle nasıl yaşanır hiç bilmiyordum. Babam oldukça fazla koruyucu, kıskanç bir babaydı. Beni oraya buraya giderken takip etmişliği bile vardır. Ama ben her nasılsa onun takibinden kurtulup hayatımın aşkıyla kaçmayı başardım. Ninem olsaydı yanımda, “boyunun ölçüsünü aldın işte haylaz seni, gör bakalım ananın örekesini,” derdi. Onun yerine ben dedim kendime, hem de yakın zaman sonra. Çünkü sevdiğim ya da sevdiğimi sandığım adam, son derece kıskanç, neredeyse sadist, babasının yaptığı sakatlanmaları hayatındaki tüm kadınlara ödetmeyi ilke edinmiş zavallı biriymiş. Aşk gözümü boyamış meğer, ben bilememişim.
İyice derinlere batmadan insan, gecenin bile bir ışığı olduğunu fark etmiyor. Bunu zamanla anlıyorum. Simsiyah ruhum gibi tüm elbiselerim. Gecelerin bana diken gibi batmasından sıkıldım, yalnızlığımın hayvansı sessizliğinde öylesine yorgunum ki… Askere gittiğinden beri, her gün bir şeyi çekmeceye kilitledim. Artık onunla ilgili hiçbir şey yok hayatımda, o tutkulu aşkımın bittiğini anladığımda, çekmeceyi bir daha hiç açmamaya karar verdim. Geri gelmeyeceğini biliyorum. Çünkü rüyamda gördüm, o öldü.
Akşam haberlerinde kimsenin kurtulamadığını söylediler. Demek ki gerçekten öldü, artık beni koyduğu kafesten çıkabilirim. Ayağımdaki dikeni çıkarabilirim. Kendi limanımdan denize açılabilir, fırtınanın içinde kaybolabilirim.
Ama önce, önce kendimi kaybederek ağladım. Hem özgürlüğüme hem yalnızlığıma hem de onun gidişine… Ağlamak arınmak demiş ya biri hiç değil. Ağladıkça doldum. Başlarda sanki yanımdaymış da izin verdiği kadar ağlayabilirmişim gibi, yavaş, tutuk, itaatkâr ağladım. Önce ters dönmüş bir kara böcek kadar çaresiz sonraysa kapandan kurtulan bir hayvanın özgürlüğünde ne yapacağını bilemeyecek kadar çılgın. Ağladım… Ağladım…
Geçen onca zamana bakıyorum da kuşkularla, acıyla geçti hep, of ne yalnızlık. Ruhu hasta biriyle yaşamak insanı delik deşik ediyor.
Daha ilk günlerimizde beni dikenli kör kuyularda yaşatmıştı. Bence aşk bugüne dek hiç kimseyi böyle yaralamamıştır.
Karanlığı tanıtmıştı bana ilk kez o yaz. Siyah giymeye o zaman başladım. Siyah giymek en büyük çıplaklıktır demişti. İnadına giydim. Ailesindeki kadınların nadiren de olsa yaşadıkları neşelerine sinirlenir ve zorbalığını onlara da gösterirdi. Hiçbir şey anlamamışım meğer ben hiç. Yüreğimin orta yerine sapladığı o en büyük kara dikeni fark etmemişim bile… Tüm kadınlar itaat halindeydiler. Onun dediği olurdu hep. Çıldırırdım ama yapacak bir şey yoktu. Kurban kabul etmişse kurbanlığını, zalime tutkundur artık. Anası, iki kız kardeşi, evin yanaşması, yan evde yaşayan teyzesi ve üç kuzeni. Bunca kadının el pençe divan olmalarını aklım almıyordu. Ama bozamadım bu disiplini, kopamadılar elleri ve beyinleriyle.
Bir gün ormanda gezerken bir ağaca yapıştırılmış babasının resmini gördüm. Resim yırtık pırtık kalmış, babayı tanımayan birinin asla tanıyamayacağı bir şekil almış, acınası haldeydi. Ona baktım. Dudağının kenarında oluşan pis bir gülüşle gidip cebindeki çakıyla resmi iyice parçalamasını seyrettim. Artık resimden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bana döndü, hayat insana bunları yapar işte, dedi. Hele ki bunu ben yapıyorsam tadından yenmez. İşte o zaman çok korktum. Beni de kesip parçalayacak gibi bakmıştı bana. Sonra gelip hoyratça öpmüştü. Kollarından kaçamamış kuş gibi titremiştim. Korktuğumu anlamak onu daha da kudurtmuştu. Tam bana sarılacakken ellerinden kurtuldum, eve doğru koştum. Ondan ilk kaçışımdı, ilk karşı duruşumdu. Ardımdan gelmedi. İçimde şekillenen ilk isyanı böyle yaşadım. Aslında korkuyu da bilmezmişim o zamanlar ben meğer, ah böylece onu da öğrendim. Kafesimin kilidi de bu korku oldu.
Çocukluğunda ruhunu hasta eden babasını anlatırdı sık sık. Köyde yakalayıp ıssıza götürdüğü kimsesiz dul kadınlara neler yaptığını anlatırdı. Hep onları izlermiş. Çok erken, gençlik çağındaki ilk boşalmayı bu sırada yaşamış; babasını izlerken. Sonra… Sonra takibe devam etmiş durmuş. Bu kadar pis birine bu kadar âşık olmamı kendime hiç açıklayamadım. Ondan nefret etmeye başladığımda kendimden de nefret ettim. Bu iki nesil baba oğul, sürekli ısıran, hastalık taşıyan bir böcek gibi yaşamışlar. Tüm ailenin dört duvar arasında, sımsıkı kapalı kapılar ardında yaşamaları babadan başlayan bir hastalıkmış. Baba gitmiş ama oğul aynı görevi üstlenmiş. Kadınlar da sessizce kabul etmiş. Korku dağları bekler dedikleri bu olsa gerek. Baba oğuldaki bu delilik kadınlarda doğal bir korku oluşturmuş. Kabul etmişler bunu kadınlar. Anlayamadığım bir sakinlikle itaatkâr olmuşlar. Tıpkı benim gibi…
Ben bunları hiç bilmeden, hiç görmeden ona gelmişim. Bu dikenli ve belki de tek taraflı hastalıklı aşk, babasının fotoğrafları gibi delik deşik etti beni. Boşuna değilmiş annesinin ara ara ‘oğlumu affet’ sözleri…
Onun askere gidişine kadar yaşadığım o iki yıl, yirmi yaşımı tonlarca ağırlığın altına attı. İki yılı yirmi yıl gibi yaşadım. Bu genç yaşımda çöktüm, yıkıldım. Kaçamadım, bırakamadım, konuşamadım, her defasında sessizce kalakaldım. Bugün geriye baktığımda kızamıyorum kendime. Kabul ederek yaşamışım çünkü. Gördüklerimle hissettiklerim uyuşmamış birbirine.
Sonra o gitti. Evdeki kadınlar ve ben bomboş kaldık. Onlar karanlığı sevmişlerdi. Sessizce, öylece kalakaldılar. Bense karanlığın beni sarışından kurtulmak için çok çabaladım.
Taa ki bir gün gecenin ışığını fark edinceye kadar. Sustum ve sessizce geceyi dinledim. Benim bombam da işte o zaman patladı. Hem özgürlüğün hem isyanın başladığı o tarih benim için öylesine değerli ki… Bedelini peşin peşin ödediğim özgürlük benim için işte böyle başladı.

Fatma Maksude Kılınç, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Ana Sanat Dalı mezunudur. Daha çok senarist olma hedefiyle okurken, on iki eylül karanlığında, reklam yazarlığına mecbur kaldı. İzmir Reklamcılar Derneği’nin ilk ve tek kadın başkanı oldu. Kitvak kurucularındandır. İlk yazarlık yıllarında iki çocuk radyo oyunu TRT’de yayımlandı. Atilla İlhan’ın şiirlerini beğenmesiyle Sanat Olayı’nda şiirleri yayımlandı. İki şiir dosyası var ama yayınlatmaya korkuyor. İzmir’de çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Son dönemde kadın yazarlardan oluşan bir grupla üç öykü seçkisinde yer aldı. Distopya dergisi editörlerinden. Bir kızı ve iki minik oğlan torunu var.


