Arzu Kurt
Çünkü ev dünyadaki köşemizdir.
Gaston Bachelard
Mekânın Poetikası eserinde usta; mekânın zaman ve zihin tarafından, dil aracılığıyla nasıl doldurulduğunu, dondurulduğunu anlatır. Bu mekânı, dünyanın neresinde olursanız olun dönüp gelmek istediğiniz eve dönüştürür. Kökleriniz siz fark etmeden toprağa işlemiştir. Ne de olsa “Ev kurmak için yaşamak gerekir, içinde yaşamak için ev kurmak değil.”
Uzun İhsan Efendi gibi bulunduğum yerden ayrılmadan diyar diyar gezmek istiyorum. Ben onun gibi rüyalarımda yapmıyorum bunu sadece. Turistik gezi bloglarında bulduğum resimlerle bir düş dünya inşa ediyorum kendime. Oradaki yaşamları kurguluyorum kahramanlarıma.
“Hazır bulunmak gerekir. Hayalin zamanı geldiğinde hayale hazır olmak gerekir.”
Hayal geleceğe çağrı mıdır, yoksa bir geçmişin yankısı mı? Rüya atlasım yakında tamamlanacak. Sorsalar; göçmen bir kuş gibi eylül ayında başlıyorum gezmeye, diye anlatırım… Yazılarımı da öyle yazıyorum. Dünya denen bu coğrafyayı o ülke senin, bu ülke benim, derviş misali; bir lokma bir hırka dolaşıyorum olmayan bacaklarımla.
Yazımı düşbaz bir hevesle kurguluyorum. Bu sene Kamboçya’ya gitmiş olayım. Angkar Tapınakları’nın göz alıcı resimlerine bakıyorum ilgiyle. Ta Prahm Budist Tapınağı’nın duvarları ipek-pamuk ağaçlarının kökleriyle sarmalanmış. Yıkık taş duvarların üzerinden kıvrılan pek çok kökün sardığı kadim tapınak. Devasa ağaçlar göğe doğru yükseliyor, sonsuz kökleri taşların aralarından yere uzanıyor. Toprağın derinliklerine inmeden önce dış dünyada varlıklarını haykırıyor. Bu devasa büyüklüğün ihtişamı o kadar güzel ki yerin altındaki kısmı delice merak ediyorum.
Yarı taş, yarı ağaç bir dünya. Tam benlik bir ev. Ben de ancak böyle bağlanabilirim bu dünyaya.
“Bizi, bulunmaktan hoşnut olduğumuz bir yere bağlayan ince ayrımların her birinin derin gerçekliğini belirlemek… ne çok kesişim ve sorun çıkar karşımıza. Dünyanın bir köşesine günbegün nasıl kök saldığımızı göstermek gerekir.”
Satırların altını çizip kitabı kapatıyorum. Kurulan her ev aslında bir köklenme çabası değil midir? Taşındığım her bir evde köklerimi, köşelerimi yeniden yaratıyorum.
Yazıdan başımı kaldırıp ara ara haberlere göz atıyorum. Göçmen haberlerinden geçilmiyor ortalık Akdeniz yine hareketli. Kanıksamış bir bakışla kaydırıyorum sayfaları. Bırakıp gidebilenlere kuşku, merak, acıma, umut ve hayallerle bakıyorum. Giden mi güçlüdür kalan mı? Beni bu toprağa bağlayan kökler, olmayan bacaklarımdan sarmalamış tutuyor beni. Göçmenleri yürüyen kadim ağaçlara benzetiyorum. Yüzüklerin Efendisi filmindeki Ent’ler gibi vakur ama topraksız.
Köklerinden koparılan halkları düşünüyorum, mübadele yıllarını, savaştan kaçanları. İster hiyerarşik ister yatay ve çoğulcu olduğunu iddia etsin tüm yapıların yönetme arzusuna hizmet etmesi öfkemi kabartıyor.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin birlikte yazdıkları Kök ve Rizom Kuramında(*) bu karşılaştırma veriliyor.
Kök kavramı, bir varlığın kaynağını, geçmişini, ait olduğu yeri, oradan beslenerek büyümesini ifade eder. Bireyin ait olduğu toplumun tarihsel geçmişini, kültürel mirasını ve kimliğini simgeler. Tek merkezli, hiyerarşik, sabit yapıları temsil eder. Kutsallaşır ve köklerine dönme arzusunu içinde taşır.
Bağlarımdan kurtulsam gider miyim, döner miyim? Bilmiyorum. Gözlerim dizlerimden aşağıdaki boşluğa takılıyor. Makalemi okumaya devam ediyorum.
Göç, sürgün, mültecilik gibi kavramlar köklerin önemini daha da artırdı. Günümüzde kökler bir aidiyet arayışı, kimlik inşası aracı olarak görülebilir. Sanayileşmiş, bireyselleşmiş modern çağın insanı teknolojik yakınlıklarla köklerinden iyice uzaklaşmış hatta kopmuştur. Belki de yeni dünya düzeninin tercihi de budur. Küreselleşme köklerin çözülmesine yol açar. Modern dünyada rizomatik yapıların artmasıyla insanlar köklerinden kopup çoklu kimlikler, aidiyetler kazanır. Rizom, yatay, çoklu, bağlantılı bir yapıdır. Hiyerarşik yapılar hükmetme arzusuna ne kadar uygunsa; bu yatay ve eklemlenmiş yapılar da aynı derecede uygundur. Sadece yöneten değişmiş olur devletler yerine global sermayeler.
Deleuz ve Guattari’nin felsefesi rizomatiktir. Bin Yayla adlı eserde doğrusal mantık (ağaç-kök) yerine ağ düşüncesinin nasıl işlediğini anlatılır.
AĞAÇ biçimli klasik batı felsefesi; özdeşlik, birlik, ikili karşıtlık, durağanlık, hiyerarşi üzerine kuruluken; KÖKSAP rizomatik düşünce modeli oluş, çokluk, farklılık, hareket, yatay yayılmaya dayalı yatay örgütlenme üzerine kurulur.
Köklenme ihtiyacımın hiyerarşiye hizmet edeceğini düşünmemiştim. Dağılan dikkatimi toplayıp devam ediyorum.
Kökenin reddi olarak rizom :
Köken referanslı açıklama biçimi, farklılığı temsil aracılığıyla özdeşliğe dönüştürme eğilimindedir. Ağaç, bütün bağlantı noktaları bir önceki bağlantı noktasına geri götürülebilecek bir gelişim seyri izler ve bütün bağlantı noktaları bir kökende toplanır. Dolayısıyla her bağlantı bir önceki bağlantıyı, köken ise bütün bağlantıları temsil eder. “Heterojen halde hareket eden, farklılaşan birimlerin birinden bir diğerine sıçrayan bir seyir izleyen rizomun ise, bağlantı noktaları başka bağlantı noktaları tarafından sürekli kesintiye uğrayarak çatallaşır ve bu nedenle rizom geriye doğru götürülemeyecek bir “oluş”unifadesidir. Bu özelliğinden ötürü rizom, temsile ve özdeşliğe karşı bir direnç göstererek sürekli yersizyurtsuzlaşır ve böylece kodlama sistemlerinden kaçan bir hareket tarzı izler.
Tam bu noktada tekrar düşünmeye başlıyorum. Bu çalışma her ne kadar hiyerarşiden sıyrılmış, çoklu, demokratik bir yapı olarak gözükse de küreselleşen yeni dünya düzeninde belki de dayatılan bir yapıdır. Bilginin, paranın, insanın, nüfusun, hareketli, köksüz, manipüle edilebilir, yönlendirilebilir olmasını sağlar.
Uzun dönemli hafıza kısalır. Unutabilme yeteneği devreye girer. Yeni bağlantılara girilir. Çoklu kültür oluşur. Yurtlarından ettikleri insan yığınları köksüz nilüferler gibi suyun üzerinde salınır.
Yazıma nokta koyduğumda sabahtan beri beni huzursuz eden meseleyi kavradım. Elim istemsizce sosyal medyada gezinmeye başladı. Tekneler dolusu insan manzarası yine karşımdaydı. Kökler üzerine başladığım yazım bambaşka bir yöne evrildi. Yazımın başlığını değiştirdim.
Bireysel bağlantıların, köklerin yersiz yurtsuzlaştırılması. Post modern çağda tutunamayanlar üzerine bir manifesto: Göçmenler.
Artık sadece bir yer ve yurt sahibi olamamak değildi bu; düşünmenin daha en başından itibaren zaten köksüz olması anlamındaydı.
Dünyadaki ‘köşelerini’ kaybeden insanlar, ayak bastıkları bu toprakları ev edinebilir miydi?
Gözlerim son dakika haberine kilitlendi. Ayağa kalktım. Ardımda cansız kök kalıntıları.
Aylan Bebeğe ithaftır:
Yüzükoyun uzanmış kumsala. Kaçtığı savaştan, boğuştuğu sulardan yorgun düşmüş bedeni direnememiş Aylan Bebeğin. Elleri hareketsizliğini yüzüme çarpar gibi iki yanına uzanmış kıpırtısız. Kırmızı bir tişört, lacivert şortla bayraklaşıyor bedeni. Biraz sonra bir jandarma incitmekten korkarak taşıyacak kollarında ve az ilerdeki annesi ve ablasının cansız bedenlerinin yanına bırakacak emanet eder gibi. Yüzü bin yıl kahırlı. Kollarında taşıdığı eylemsiz bedenden, ıslak giysilerinden, saçlarından sızan su damlaları sanki aynı anda içimden taşıyordu. Bedenimde bu acıyla sonsuz sayıda küçük delik belirmiş tüm Akdeniz içimden dışarı akıyordu. Ağlayamadım. Organsız bir bedene dönmek istedim. Sadece ‘çığlık sözcük’ çıksın içimden, ‘nefes sözcük’* kaçsın içime. Böyle bir dünyaya doğmayayım.
Tüm dünyanın köküne kibrit suyu…
*Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Bin Yayla- Kök ve RizomKuramı, Norgunk Yayıncılık.
* Gilles Deleuze Anlamın Mantığı. Çığlık/Nefes Sözcük: Sesin bedenin derinliklerinden üretildiği gürültü alanı.

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

