Hürriyet Tarhan
Çekmeceleri açık bırakmayın, dağınık duruyor, kulpu bastırmak zor mu, deyip dururdum içime doğmuş gibi. Bu sefer de üzerime kapanacağını aklıma getirmeden. O zaten son ihtimaldi, biliyordum ya yine de keşke o kadar söylemeseydim. Kulpu itip kapağı kapatınca her şey bitiyormuş gerçekten. Sesi soluğu kesiliyormuş insanın, kesilmiş olsa bile.
Kapatılınca beni bulurlar mı, dedim içimden. Getirdiklerinde epeyce erkendi çünkü. Göz gözü görmüyordu. Biraz bekleyin, acele etmeyin, dedim demesine ya duyan kim? Herkes sese kulak veriyor, ses olmayınca bedene kulak vereceğine. Kimsenin kimseyi görmek istemediği yerde, duymak neden, düşünmeden? Kulpu çekip içine koyar koymaz bastırıp, ışıkları söndürüp… Böyle zamanlarda mümkün olduğunca hızlı ve sessiz, hayalden yapılmış gizli bir elin kendisini çekip çekmecenin içine atabileceğini düşünür de ondan. Neme lazım ya içine düşüp çıkamazsa el atılıp çıkarılamazsa. Derin kuyudan kör, topal çıkabilirsin de ufacık çekmeceden…
Nasıl konuşabiliyorsun ki anne oradan, deme bana. Ses gidince beden konuşuyormuş, biz ikisini bir sanıyormuşuz. Hem sadece sen duyuyorsun beni. Önceden olduğu gibi.
Kapattık, açtırmayın gözü, açtığımızda alıp götürürsünüz, dediler de ondan mı geciktiniz? Bulurlar demiştim. Hepsi topu topu altı çekmece Nilgün. Görünce bu kadar az mı dersin, bu kadar az. Evlere yetmez altı tane. Ne sığar, neyi alır? İnsan sığar mı hiç dersin. Biz burada altı kişi sabaha kadar bu soğukta, sıkışmış, donmuş vaziyette. Çekmeceler taştan duvar. Ev desen ev değil.
Hava sıcak mı dedin, haziran yirmi mi? Dışarıya çıktığım mı var. Sol yanım öyle buz tutmuş yatarken, kışta kıyamette gibi. Sol yanım yok, dedim inanmadınız. Canımlar cicimler. Sarıl madem sarılacaksan. Hep sırt üstü yatırmasalar olmaz sanki. Sırtım koptu böyle yatmaktan. Azıcık yana yatırın desem, yapmazlar. Neymiş, her şey usulünce. Son arzuyu duyan yok.
Bir gece daha mı? Yarın her şey hazır olana kadar mı, dediler? Gitmeyeceğim de ne demek! Sana göre değil, delirdin mi? Dayanamazsın durmaya. Gücüm yetmez kulpu çekip seni çıkarmaya. Ben de istemez miydim kalmanı, böyle kovar gibi söylenir mi hem? İki laf ederdik sesle değilse bile. Öyle salya sümük ağlayıp durma bir de. Çok yoruldum, uyuyacağım, git artık. Kulpu çekiştiriyorlar, kapatacaklar görmüyor musun? Kapatanın aceleci elleri işte, demirin sürtünen cıyaklaması, soğuk metal kokusu, sarsıntı, yine karanlık.
Yok artık. Delirteceksin beni. Nasıl girdin kaşla göz arasında çekmeceye, ille de sarılacağım son kez diye. Çocukken mi sarılmıştın? Niye bekledin bu vakte? Ben, ben bilmiyordum, unutmuşum. Gerçekten nasıl, o kadar az mı? Sus, sus bir dakika, duyuyor musun dışarıyı, kulpu kırmışlar. Akıl edemediler, iki kişiyi bir kulpla çekemeyeceklerini. Anne mi ki dokuz ay! Çekmece çeker mi iki kişiyi?
Baksana kalabalığa. Doktorla imamı eksik etmemişler. Çekmeceyi testereyle kesmek günahmış imamın dediğine göre. Neme lazım günaha girermiş. Allah’a sağ salim gitsinmiş. Hem ölüyü bekletmek lazımmış. Başkaları varmış sırada.
Çıkar çıkarabilirsen, diyor doktor, sıkışmış kalmışlar, başka yolu yok. Sağ olan çıksın bari. Tamirci çağırmışlar bir yolunu bulur, işi kestirmeden tamir eder diye. Sıkışmış kalmış bir çekmece, giyilmiş elbiselerle dolu değil ki. Yılların birikimini taşıyor gövdesinde. Yükü ağır. Annem yaşıyor, diye ne bağırıyorsun. Senin inandığına başkası inanmaz, içinden düşün benim yaptığım gibi.
“Annem yaşıyor doktor onu götürmeyin.”
“Yaşıyorsa bir ses versin o zaman. Ne bileyim, buradayım felan desin, senin adını söylesin.”
“Söyleyemez, sesle konuşmayı bilmiyor sadece ben duyuyorum. Hem önceden de kimse duymazdı hatta bazen kimse görmezdi. Hayatını böyle yaşadı da diyebilirsiniz.”
“Saçmalamayın Allah aşkına bir de kendinizle uğraştırmayın. Yaşarken olanlara mı bakıyoruz. Otursaymış bir koltuğa, anlatsaymış birine. Siz kendinizden bahsedin. İşlerinizi hep böyle son ana mı bırakırsınız mesela. Bana anlatacağınıza yazsaydınız hiç olmazsa. Belki bir okuyan bulurdunuz halinizi anlatacak. O çekmeceye kapatmazdınız kendinizi. Bir çekmecenin peşine de düşürmezdiniz bizi. İçerisi soğuk mu, dayanabiliyor musunuz siz onu söyleyin. Vücudunuz hareket etmiyor, uyuşmaya başlamışsınızdır.”
“Annemi daha iyi göreyim diye sol yanımın üstüne dönünce o yanım acıyorsa da annemden güç alıyorum. Onun da sol kolu uyuşmuştu.”
“Konuşma Nihal, bırak beni. Testere sesine dayanamıyorum artık. MR sesi gibi beynimin içine tık tık tııık. Beynim boşaldı. Sen kendini kurtar hiç olmazsa. Ne zaman istesen gelirim. Anne de yeter.”
“Açarlarsa yok olursun anne. Onların sesinin arasından duyamam seni.”
“Çekmecenin yan tarafındaki demiri kesmeniz iyi oldu,” diyor doktor.
“Çekmecenin önünden değil yan tarafından çıkaracağız. Üst kapağı daha yukarıya büker misiniz elinizdeki aletle, az daha? Pas kokusu da olmasa. Çürümüşsün, paslanmışsın, devrin dolmuş, bırak içindekini mübarek çekmece. Büzüldükçe büzülüyor baksanıza. Karton kutuya koysalardı olmaz mıydı? Neler diyorum Allah’ım. Hah işte oradalar, görüyorum. Nasıl donup ölmemişler. Pardon kızı yani. İki kişi kızını alsın kontrole götürsün. Bir şey var mı baksınlar. Size gelince kaç yıllık mesleğimde sizin gibisini görmedim. Ayıp yaptığınız. Bu kadar insanı beklettiniz. Herkesin dünyalar kadar işi var. Bizi de tehlikeye attığınızın farkında mısınız? Benim de bir annem var.”
“Siz bilemezsiniz doktor bey, anneniz yaşıyor.”
“İmam efendi size teslim, aceleniz vardı zaten, beklemeyin, götürebilirsiniz, benden bu kadar.”
“Mezarlık iki adım yol anne. Etrafta yüzlerce ses. Yapma ne olur, gitme, son bir kez yüzüme bak, konuş benimle, seni duyamıyorum.”


