Eylem Akdere

Ben zor toprakta serpildim. Bunu söylerken bir övünç taşımıyorum; yalnızca köklerimin yönünü anlatıyorum. Tohumken üzerimde ağır bir karanlık vardı. Taşın soğuğu, toprağın sertliği, suyun gecikmesi… Yukarı çıkmak için toprağı itmem gerekti. İlk itişimde gövdem çizildi; o çizik zamanla diken oldu. Dikenim doğuştan değildi. Yükselirken oluştu. Yükselmenin bedeliydi.
Yüzeye çıktığımda rüzgârla tanıştım. Rüzgâr, kim olduğumu sormadı. Sadece esti. Güneş kimliğimi merak etmedi; sadece yaktı. Kuraklık niyetimi tartmadı, yağmur hep gecikti.
O zaman anladım:
Zor, kişisel değildir.
Zor, doğanın dilidir.
Ona kızılmaz; ondan öğrenilir.
Etrafımda başka çiçekler vardır. Düzenli aralıklarla dizilmiş, sulama saatleri belli, gölgeleri ölçülü, gövdeleri pürüzsüz olan.. Rüzgâr onlara tam çarpmaz, güneş onları yakmaz. Onların kökleri derine inmez; gerek duymazlar. Onları izlerim, onlar da beni. Aramızda görünmez bir fark var: Benim gövdemde rüzgârın, onlarınkinde düzenin izi görünür.
Bazı çiçekler de vazoda kalır. Işığın tam ortasında, bakışların içinde, alkışa yakın. Koparıldıkları an parlak görünürler. Ama kökleri susar. Bazıları saksıda büyür; güvenli ve sınırlı bir toprakta. Onlara kızmam. Her kök aynı derinliği istemez. Her gövde aynı rüzgârı tanımak zorunda değildir. Ben yalnızca kendi yerimi bilirim.
Ben vazoya konmam, saksıya dikilmem. Koparıldığımda morum dağılır. Çünkü ben süs için değil, kalmak için varım.
Gövdem dikenlidir. Dikenlerim aceleci eller için bir uyarıdır. Her yaklaşım sevgi, her sahipleniş koruma değildir. Bunu erken öğrendim. Bir gün bir el uzandı; meraklı, hızlı, kendinden emin. Gövdemi kavradı. Dikenlerim eline değdi. Kan toprağa düştü. O günden sonra dikenlerim daha da keskinleşti. Öfkeyle değil, bilinçle.
Yapraklarımda beyaz damarlar dolaşır. Kökler arasında bir efsane anlatılır: Bir annenin sütü düşmüş bana. O gün, beyaz bir damla dikenli yüzeye değmiş. Beyaz, morla karşılaşmış. Yumuşak olan sert olana değmiş ama sert olan kırılmamış. O yüzden hem incittiğimi hem iyileştirdiğimi söylerler.
Süt, kanın karşısına konmuş ilk merhamettir.
Süt, yaşamın ilk bağışıdır.
Süt, düştüğü yerde yalnızca beslemez; korur.
Beyazın morla buluştuğu yerde yeni bir bilgi doğar. Ben o bilgiyi taşırım. Şifa ile sınırın aynı gövdede yaşayabileceğini bilirim. Yaklaşırken dikkat isterim, şifamı esirgemem. Çünkü şifa, kendini yok saymak değildir. Şifa, kendini koruyarak kalmaktır.
Mor rengime bakarsınız. Onu çoğu zaman yara sanırsınız. Oysa mor, çürümüş değil; dönüşmüş bir renktir. Antik çağlarda deniz salyangozlarından çıkarılan nadir bir boya ile elde edilirdi. Kolay değildi. Bu yüzden kralların omzuna değerdi. Aynı zamanda yas tutanların da rengi olurdu. Çünkü mor, kaybı inkâr etmeyen gücün rengidir. Geceyle gündüz arasındaki eşiktir. Bitmemiş olanla başlamış olanın arasıdır.
Ben mor açarım çünkü eşikte durmayı bilirim.
Toprağın altında dolaşan bir isim vardır: Şahmeran. Onu öldürdüklerini sandılar. Oysa bilgi toprağa karıştı. Bilgi kökte kaldı. Kökler arasında görünmez bir ağ gibi dolaşır şimdi. Ben o ağın içindeyim. Yarı karanlıkta saklanan ama yok olmayan bir bilgelikten beslenirim. Bu yüzden bağırmam. Bilgelik yüksek sesle konuşmaz. Ama hatırlar.
Bir gün toprağın sesi değişti. Rüzgâr her zamanki gibi esiyordu ama başka bir ağırlık taşıyordu. Güneş yine yakıyordu ama ışığında bir matlık vardı. Kuraklık vardı, evet ama bu tam da kuraklık değildi. Köklerimde bir sızı dolaştı. Yakınımdaki bir gövde ansızın devrildi. Açmaya hazırlanıyordu; tomurcuğu sıkıydı, moru henüz tam koyulaşmamıştı.
Rüzgâr değildi onu deviren.
Güneş değildi.
Susuzluk değildi.
O an ilk kez anladım: Zor ile yok ediliş aynı değildir.
Zor, yavaş çalışır.
Zor, öğretir.
Zor, derinleştirir.
Ama yok ediliş ani gelir.
Yok ediliş öğretmez.
Yok ediliş boşluk bırakır.
Toprak o gün ağırlaştı. Bunu köklerimden hissettim. Bir gövde eksildiğinde toprak yalnızca yer açmaz; hafızaya alır. Kan, su gibi dağılmaz. İçeri iner. Koyu bir sessizlik bırakır.
Bazı sabahlar güneş doğar ama bir renk eksiktir. Morun tonu hafifçe solmuştur. Rüzgâr geçer ama bir titreyiş azalmıştır. Siz yüzeyde yalnızca boş bir yer görürsünüz. Ben derinde bir eksilme hissederim.
Kesilmek, zor değildir.
Kesilmek, dönüşmez.
Kesilmek, susar.
Toprağın altında boşluk büyür. O boşluk su değildir. O boşluk derinlik değildir. O boşluk, yarım kalmış bir tomurcuktur.
Ben çığlık atmam. Benim dilim rüzgârla konuşur. Ama köklerimde dolaşan o ağır sızı uzun süre kalır. Bir gövdenin yarıda kesilmesi yalnızca o gövdeyi ilgilendirmez. Kök ağı titrer. Uzakta açacak olan tomurcuklar bunu hisseder. Aslında; vazo da solmayı bekleyen çiçekler de saksıda kökleri sıkışanlar da o sızıyı hissederler.
Bazen siz adını koyarsınız.
Bazen koymazsınız.
Bazen kader dersiniz.
Bazen susarsınız.
Ben susmam ama bağırmam da. Ben kaydı tutarım. Her devrilen gövde toprağın defterine yazılır. Her açamadan solan mor, kökün hafızasına işlenir. Ve o zaman morum koyulaşır.
Çünkü mor yalnızca asalet değildir.
Mor, yasın rengidir.
Mor, kaybın inkâr edilmediği yerdir.
Mor, hatırlamanın rengidir.
Zor beni derinleştirmişti. Ama o gün öğrendim: Derinleşmek başka, boşluğa düşmek başka. Kuraklık suyu öğretir; yok ediliş toprağı ağırlaştırır. Rüzgâr dengeyi öğretir; koparılış hoyratlığı…
Şahmeran’ın hikâyesini o gün daha iyi anladım. Onu öldürdüklerinde bilgiyi yok edeceklerini sandılar. Oysa bilgi toprağa karıştı. Bilgi, kök ağlarımıza yayıldı, dikenlerimizde parladı, sütümüzle aktı.
Ben zor toprak çiçeğiyim. Zor ile yok ediliş arasındaki farkı bilirim. Kuraklığı öğreten kabul ederim. Ama koparılmayı saymam.
Nazım’ın dizesi rüzgârla birlikte geçer üstümden: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…”
Ben o ağacın yalnızlığını da bilirim, ormanın görünmez kardeşliğini de. Bir gövde kesildiğinde toprak bir an susar; sonra başka bir yerden sürgün verir. Ben o sürgünüm. Kesileni inkâr etmem; ama onun bilgisini taşırım.
Şahmeran’ın bilgisi kökte kalır. Bir gövde gider, ama sır yayılır. Bir mor solar, ama başka bir yerden daha koyu açar. Bu yüzden ben her mevsim yeniden yükselirim. Çünkü bilgelik koparılıp alınacak bir şey değildir.
Sertliğim; katılık, direncim; inat değil, hafızadır. Ben zor toprağı, taşın dibini seçtim. Çünkü taşın altındaki suyu aramak istedim. Çünkü yüzeydeki kolaylık bana yetmedi.
Ve şimdi adımı söylemenin vakti:
Ben devedikeniyim.
Zor toprağın moruyum.
Sütle anılmış dikenim.
Şahmeran’ın yeraltı bilgisini köklerimde taşıyanım.
Ve rüzgâr nereden eserse essin, güneş ne kadar yakarsa yaksın, toprak ne kadar susarsa sussun,
ben yeniden açarım;
taşın dibinden,
derin köklerimle,
mor başımla….
Dünyanın her yerindeki tüm güçlü, kırılgan ve direnen kadınlara selam olsun!

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

