Sevin Bayrı
İçimizde hep bir eksik var. Adını koyamadığımız, yerini tam tarif edemediğimiz ama yokluğunu bildiğimiz bir şey. Birbirini yalanlayan mevsimlerin sessiz uğultusu gibi dolaşıyor içimizde; bazen mutfakta boş bir bardağa uzanırken, bazen telaşla koşuştururken, bazen gelen bildirim sesinde kendini belli ediyor. Bize bir nefeslik mühlet verilmiş; kum saatinin ne zaman boşalacağını bilmediğimiz o puslu zaman aralığında, bu eksikliği tamamlanma telaşıyla soluk soluğayız. Bütün ömrü bir kıyıya varmaya, eksik parçayı bulup o nihai tabloyu asmaya adıyoruz. Zira bize fısıldanan her masal, o görkemli vuslatla, o mutlu sonla bitiyor. Ama kimse, o zafer sarhoşluğu geçtikten sonrasını; ejderhayı öldürüp prensesi kurtaran kahramanın, ertesi sabah uyandığında yüzleştiği o sağır edici boşluğu anlatmıyor. Duvarda paslanmaya terk edilen kılıcın hüznünü, artık yapılacak hiçbir şey kalmamasının o ağır yükünü kimse yazmıyor. Çünkü bulmak, büyünün bozulduğu, hikâyenin sustuğu o tekinsiz sınırdır. Hikâyesi biten insan, kendi sessizliğinin çukuruna düşüverirmiş.
Belki de o kadim yokuşu tırmanan adamın laneti, yüzyıllardır anlatıldığı kadar karanlık bir masal değildir. Hani şu sırtında dünyanın tüm ağırlığıyla zirveye yürüyen, tabanları kan içinde, nefesi ciğerlerine batan o kahraman. Tam “bitti” dediği, tam gökyüzüne dokunduğunu sandığı anda yükü ellerinden kayıp giden ve başladığı o çukur yere geri dönen adam. Biz ona uzaktan, zamanın güvenli kıyısından baktığımızda sadece beyhude bir çaba, bitimsiz bir işkence görüyoruz. Oysa o taşın her yuvarlanışı, vadinin derinliklerinden gelen o gümbürtülü düşüş sesi, bitmeyen bir oyunun ve tükenmeyen bir nefesin ispatıdır.
Zira taş zirvede kalsa, o buz gibi hareketsizlikte öylece dursa, asıl felaket işte o zaman başlardı. Rüzgârın sustuğu, zamanın donduğu, hikâyenin bittiği o korkunç durgunluk. Sonsuz bir donukluk, hikâyesiz, arzunun buz tuttuğu bir son.
Çünkü düşmek, yeniden başlamanın tek ve yegâne ihtimalidir. Taşın aşağıya, o başladığı yere, toprağın ve tozun içine gürültüyle yuvarlanması, yokuşu tırmananın kulağına fısıldanan en büyük müjdedir: “Henüz ölmedin. Henüz yol bitmedi. Henüz arzu sıcak ve ellerin hâlâ yaşama tutunacak kadar güçlü.” Bizler, varmak için değil; o yolda, o tozun, terin ve umudun içinde savrulmak için yoğrulmuşuz. Varış çizgileri, sadece koşunun bittiğini haber veren hüzünlü levhalar, oysa koşmak, rüzgârı yüzünde hissetmektir.
İçimizde kıvrılıp duran o dinmez sızının, göğsümüzün tam ortasına oturmuş o adı konulamayan boşluğun sebebi de budur belki. Doğduğumuz andan itibaren, sanki görünmez bir cerrah ruhumuzdan bir parçayı kesip almış gibi hissederiz. Bir eksiklik, bir noksanlık, kapanmayan bir parantez. Bütün ömrümüz, o boşluğu dolduracak o şeyi aramakla, o kayıp parçayı bulup yerine koymaya çalışmakla geçer. Sanırız ki o parça yerine oturduğunda, içimizdeki o uğultulu rüzgâr susacak, yapboz tamamlanacak ve biz nihayet tam olacağız.
Ama bu, insanın kendine söylediği en tatlı ve en tehlikeli yalandır. Çünkü bir şeyi arzuladığımızda, ona doğru koşarken içimizde büyüyen o devasa alev, vuslat anında neden cılız bir mum ışığına dönüşüverir? Neden ele geçirilen her zafer, ertesi sabah yavan bir alışkanlığa evrilir?
Çünkü arzu, dokunduğu an çürüyen yasak bir meyve gibidir. Nesnesine kavuştuğu an, kendi mezarını kazar. Bizim arzuladığımız şey, asla elimize aldığımız o somut nesne, o beklediğimiz kişi ya da o hayalini kurduğumuz şehir değildir. Biz, o nesnenin üzerimize yansıttığı tamamlanma vaadini arzularız. Oysa nesneler dilsizdir, vaatleri tutamazlar. Ve hayaller, ne yazık ki sadece uzaktayken güzeldir; yaklaştıkça buharlaşan seraplar gibi.
Bu yüzden beklemek; o huzursuz edici, o mideye kramplar sokan araf, aslında ruhumuzu diri tutan paslı bir kalkan gibidir. Bekleyişin o gergin sessizliğinde, her şey mümkündür. Parmaklarımızın arasından kayıp giden her fırsat, kaçırdığımız her tren, veda ettiğimiz her sevgili, bize yeniden arama, yeniden düşleme, yollara yeniden düşme hakkını bahşeder. Taşın aşağı yuvarlanması, tanrısal bir ceza değil, bilinç dışımızın bize kurduğu şefkatli bir tuzaktır aslında. Zirvedeki o ölümcül doygunluktansa, yokuşun o kanlı canlı ızdırabını seçeriz farkında olmadan. Çünkü kavuşmak, bir bakıma hayalin intiharıdır. Vuslat, aşkın nefesini kesen soğuk bir eldir. Tamamlanmak, bitmek demektir.
Hayat dediğimiz o karmaşık doku, işte bu iki uçurum arasındaki o ince, gergin ipte yürümektir: Bekleyişin o titrek yayı ile arayışın serbest bıraktığı ok arasında. Beklemek, zihnimizde binlerce ihtimali filizlendirir; henüz olmamışın, henüz yaşanmamışın o bakir heyecanıyla titreriz. Belki kelimesinin o büyüleyici belirsizliğine sığınırız. Aramak ise o belirsizliği adımlayarak ehlileştirmektir; yola çıkmak, o yayın gerginliğini harekete dönüştürmektir.
Ama ya yol biterse? Ya aradığımızı bulursak? İşte o zaman, ne okun hızı kalır ne de yayın gerginliği. Geriye sadece bulmanın o yavan, o tatsız, o gri gerçeği kalır. Bulunan her şey, büyüsünü yitirir. Avucumuzda tuttuğumuz kelebek artık uçamaz; kanatlarındaki o eşsiz tozlar parmaklarımıza bulaşır ve o, sadece ölü bir böceğe dönüşür.
Öyleyse, içimizde dinmek bilmeyen o fırtınalara, o yarım kalmışlıklara, o bir türlü olduramayışlara bir lanet okumaktan vazgeçmeli artık. Aradığımız şeyin yokluğu, onun varlığından çok daha kutsal, çok daha bereketlidir. İyi ki ellerimiz zaman zaman boş kalıyor, iyi ki her zirve bizi yeniden dağın eteğine, o başlangıç noktasına savuruyor. İyi ki hiçbir aşk bizi tamamen onarmıyor ve iyi ki hiçbir başarı o içsel boşluğu tamamen doldurmuyor.
Çünkü insanın asıl trajedisi bulamamak, ulaşamamak ya da kaybetmek değildir. İnsanın trajedisi, arayacak hiçbir şeyi kalmamasıdır. Sabah uyandığında, içine düşecek bir ateşin, peşinden gidecek bir izin, tırmanacak bir yokuşun kalmamasıdır asıl ölüm.
Şükür ki taşımız tekrar yuvarlandı. O gürültülü ses, vadide yankılanarak bize hâlâ yaşadığımızı haykırıyor. Eksikliğimiz hâlâ taze, yaramız hâlâ sıcak ve ufuk çizgisi, asla dokunamayacağımız kadar güzel, hep bir adım ötemizde duruyor. Yokuş devam ediyor, ter damlıyor, kalp çarpıyor.
Demek ki oyun bitmedi. Demek ki hikâye hâlâ yazılıyor. O taşın peşinden aşağıya, o tozlu yola tekrar inerken yüzümüzde beliren o belli belirsiz tebessüm, hayatın kendisine, o muazzam döngüye verilmiş en güzel cevaptır. Zirveler soğuktur, oysa yokuşlar hayattır.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

