Hakan Akdoğan
Yalnızlık bir hâl gibi gelir, kapının önünde durur, içeri süzülür, sandalyeye oturur, susar. İçeri girdiğini anlarsın çünkü odanın havası değişir, sesin bile biraz daha uzaktan gelir. Tekbaşınalık ise daha sinsi bir şeydir. Yalnızlık misafir gibidir, tekbaşınalık ev sahibine dönüşür. İnsan kendini hayatın içine yerleştirmeyi bırakıp hayatı kendinin içine yerleştirmeye başladığında ortaya çıkar. Odalar küçülmez, odalar ben olur. Dünya kapı eşiğine kadar gelir ama eşiği geçmez. Eşiğin öte yanında ağırlığı olan, gözü olan, itirazı olan, “Hayır!” diyebilen, can acıtan, cana değen başkası vardır.
Ben tekbaşınalığı ilk kez, bir akşam, perdeleri çektiğimde tanıdım demeyeceğim, zira o cümle romantik olur. Tekbaşınalık romantik değildir, konforlu da değildir. Bazen sadece işlevseldir. Bir nevi hayatta kalma refleksi. Tekbaşınalık “Kimse yok,” demek değildir, “Kimse gerekmesin,” demektir. Kendini yeterli sanmanın, kendini çoğaltmanın, kendini alkışlamanın ve sonunda kendini tüketmenin sesidir bu; insan bunu sonradan fark eder. Çünkü önce güçlü sanırsın. Sonra yorulursun. Sonra yorgunluğu da gurur diye saklarsın. Kimse görmesin diye. Görülmek, risk çünkü. Görülmek, çatlak demek.
Her şey açık. Her şey görünür. Her şey erişilebilir. Herkes burada. Ama burada olmanın bedeni yok. Sesin var; nefesin yok. Görüntün var; ağırlığın yok. Mesajın var; tereddüdün yok. Tam da bu yüzden ilişki dediğimiz şey artık daha az ilişki, daha çok bağlantı. Bağlantının en iyi tarafı hemen kesilebilmesi. Basit bir vedaya indirgenmesi bir düğmenin mahareti. Bir tık. Bir kaydırma. Bir sessizlik.
Üstüne de “Büyütme!”, “Olur böyle!”, “Takılma!” gibi kısa cümlelerle bir erdem cilası çekilmesi. İnsan, kopmayı bile ‘olgunluk’ diye paketliyor artık. Güzel, steril… Kan yok, iz yok. Oysa hayat izdir. Hayat leke ister. Hayat, bir yerinden taşınca gerçek olur.
Tek başınalık nazik bir şiddetin içinde büyür.
İlgisizlik, yeni nesil bir saldırı yöntemidir. Bağırmaz. Vurmaz. Gözünü dikmez. Sadece cevap vermez. Belirsizliği uzatır. İnsan belirsizliğe maruz kaldıkça kendi içinde bir savunma sistemi kurar: “Ben de kimseye muhtaç olmayacağım.” Bu bir güçlenme cümlesi gibi okunur ama çoğu zaman travmanın nezaketle kılık değiştirmiş hâlidir. Bir şey eksilir, sen eksileni fark etmemek için kendini kalınlaştırırsın. Sonra da buna “Kendimi seçtim!” dersin. Halbuki seçtiğin çoğu zaman kendin değil, kapının sürgüsüdür. Kilidin sesiyle teselli bulursun. Sürgüyü çekince kalbin de yerine oturur sanırsın. Sanırsın işte.
Tekbaşınalık kendini seçmek değil başkasını iptal etmektir.
Başkasını ‘yük’, ‘drama’, ‘karmaşa’ diye etiketlemek. Çağımız pürüzsüzlüğü kutsuyor. Acıyı bile steril istiyor. Yasın bir programı olsun istiyor: üç gün ağla, bir hafta toparlan, onuncu günde spor salonuna dön, ikinci ay yeni bir hedef belirle. Kederin zamanı çalınıyor. Acının ritmi hızlandırılıyor. Kimse kimsenin acısına “kalabalık” olmak istemiyor. Acı performansı düşürüyor. Acı verimi bozuyor. Acı paylaşınca çoğalmıyor belki ama ağırlık yapıyor. O ağırlık pürüzsüz dünyaya yakışmıyor. Ağırlık, taşımak demek çünkü. Taşımak, sorumluluk demek. Sorumluluk, bugün kimsenin sevmediği o eski kelime. Yük gibi duyuluyor. Oysa bazen insanı insan yapan şey tam da o yüktür: birinin yanında durmak, sadece durmak, susmak, nefes almak, birlikte.
Tekbaşınalığın en sert yanı, insanın kendini kendi duygusuna ikna etmeye çalışmasıdır. Başkasının tanıklığı olmadan duygunun gerçekliği sallanır. Ağladığında bile kendine bakarsın. Güldüğünde bile kendini kontrol edersin. Bedene hapsolmuşsun gibi. Sanki bedenin bir oda, sen o odada nöbetçi. Kendini izliyorsun; bir yanlış yaparsan yakalanacaksın. Kime? Kendi içindeki yargıca. Kendi içindeki soğuk memura. “Hadi toparlan!” diyen o ince ses var ya, işte ona.
Tekbaşınalık, bir odada tek kalmak değil, odanın da senden çıkıp sana dönmesidir. “Ben,” dediğin şey tek başına durduğunda bir taş gibi susmaz, daha çok kendi sesine çarpıp duran boş bir kap gibi öter. Ses vardır ama karşılık yoktur. Karşılık yoksa ses kendini hakikat sanmaya başlar. Asıl tehlike burada belirir: İçeride büyüyen şey hakikat değil, yankıdır. Yankı da ötekidir. İnsanın içindeki öteki. Kendi kendinin karşısına dikilen gölge. Bazen en yakın düşmanın, bazen en sadık gardiyanın. Aynı anda.
Öteki bir ‘ek’ değildir. Öteki, benliğin eksikliğidir; eksik olduğu için beni ben yapan. Öteki çekilince eksik kapanmaz, büyür. Büyüyen eksik, zamanla konfor diye sunulur. “Rahatsız eden yok,” dersin. Oysa rahatsızlık, gerçeğin küçük bedelidir.Bedelsiz gerçek yoktur. Tekbaşınalık çoğu kez bu bedelden kaçma arzusudur. İtirazdan, yanlış anlaşılmaktan, gecikmeden, kırılmaktan, “Hayır!”dan… “Hayır!” yoksa dünya pürüzsüzleşir, pürüzsüzleşen dünya tutunulmaz olur. Tutunamayınca daha çok bağlanırsın ama kopmanın kolaylığına. Kolaylık, çağın tanrısı gibi. Kolay olan iyidir sanıyoruz. Oysa kolay olan çoğu kez sadece hızlıdır, hızlı olan da çoğu kez yüzeyseldir. Derinlik zaman ister. Zamanı da kimse kimseye vermek istemiyor. Kendine bile.
Tanık yoksa duygu dağılır. Dağılan duyguyu insan kendini toplamak sanır, çoğu zaman yaptığı şey yalnızca kendini sıkıştırmaktır. Kendini sıkıştırdıkça içeride gözleyen, ölçen, azarlayan ikinci bir ben doğar. “Abartma!” der, “Sakın!” der, “Gerek yok!” der. Sen de gerek olmayan bir hayata alışmaya başlarsın.
Alışmak, en ağır unutmadır. Unutursun: dokunmayı, sorulmayı, beklenmeyi, birinin adını ağzında taşımayı. Unutursun: bir kapının çalınmasını. Unutursun: kapıyı senin de çalabileceğini.
Kapı açılmadığında dışarısı eksilmez, içeri daralır. Dışarısı aynı kalır belki ama içerdeki dünya yavaş yavaş dünyalıktan çıkar. Sonra tekbaşınalığı özgürlük diye taşımaya başlarsın. Oysa özgürlük, kapıyı kilitlemek değildir, kilidi bilerek kapıyı açabilmektir. Kilidin varlığı kötü değildir,bilmek kötüdür. Bilmek, korkuyu büyütür. Ama bilerek açtığında özgürlük dediğin şey, riskin içinden geçer. “Başıma gelebilir,” diye bildiğin hâlde “Yine de!” dersin. O “Yine de!”,cesaretttir.
Tekbaşınalık bazen iyileşmedir. Gürültüden çekilmek, kendini duymak… Ama insanın kendine sorması gereken küçük, sert bir soru vardır: “Kendini duymak için mi çekildin, yoksa başkasını duymamak için mi?” Cevap, sessizliğinin içinde saklıdır. Sessizliğin ağırsa, orada unutulmuş bir kapı vardır. Kapıyı unuttuğun an, kendini de unutmaya başlarsın. Zira insan, sadece tek başına kalınca değil, tek başına kalmaya alışınca kaybolur. Bu kayboluş sessizdir. Bu kayboluş naziktir. Bu kayboluş, tam da bu yüzden tehlikelidir. En ağır kayboluş, kimsenin seni aramadığı kayboluş değildir, senin kendini aramayı bıraktığındır.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


