Özlem Günal Özyürek
Her şeyin bir yeri vardı büyüdüğü evde, değişmeyeceği baştan belli yerler. Sözlerin, bakışların, duruşların, hatta susuşların bile bir yeri vardı. Tıpkı babasının çökmüş koltuğu, üzeri çizik dolu dikdörtgen yemek masası, kapağı kapanmayan ayakkabılık, rengi solmuş halı, eski bir sandığın üzerindeki çoğu çatlak biblo ya da aynanın kenarında sıkışıp kalmış şu aile fotoğrafı gibi.
Hatta sabahları kızarmış ekmek, öğlene doğru yemek, Pazar günleri balık, Salı ve Cuma günleri mevsimlerden kış ise tarçın kokulu bir kek, yaz ise şeftalili bir tart kokusu gibi.
Ve herkes; her eşya gibi, evdeki her şey gibi yerini ve zamanını bilirdi. Rolünü de.
Ayrıca genelde tüm ailenin bir arada olabildiği tek öğün olan akşam yemeğinin saati de belliydi. Ve saatinin belli olduğu bir yemekte, aile fertlerinin oturacakları yerlerin de belli olması kadar normal ne olabilirdi? Sıkıysa geç kalınsın, sıkıysa başka yere oturulsun.
Hatırladığı, onun yüzünden çıkan ilk gerginlik de bu yüzden yaşanmamış mıydı? Defne’nin, bir zaman sonra babasının sağ tarafına oturmayı reddedişinden. Kardeşi Elif ise yerini bilir, sofrayı kurarken kendi su bardağını babasının sol tarafına koyardı. Ona uygun görülen yere. Defne ise geldiği gibi bardakların yerini değiştirir ve babasının her gün tekrarlayan bu sessiz atışmayı görüp bağırmaya başlaması ile yemek daha başlamadan midelere oturan taş, herkesi tıkardı.
“Elif gibi olsana!” cümlesi annesinin her tartışma sonrası klasik repliğiydi. Elif’in sessiz sedasız halleri ve babanın bağrışlarının değişmediği gibi bu replik de değişmiyordu.
Defne de.
Yeteri kadar büyüyüp de bir akşam yemeğinde verdiği sert cevaplardan birine babasının kalkan sağ elini havada yakalayıp, anlıyor musunuz neden sağ tarafta oturmak istemediğimi diye haykırana kadar kimse o evde bir şeylerin değişebileceğini düşünmemişti.
Evet, bir şeyler değişmişti; mesela tutmasıyla havada asılı kalan babasının eli ona bir daha kalkmamıştı. Zaten sadece ona kalkardı bu el; sanki bir zamanlar onu parka götürmek için elinden tutan, o eğlensin diye duvarda gölgesini konuşturduğu, en sevdiği masalı okurken bir yandan da saçlarını okşayan eli o değilmiş gibi.
Belki de kardeşinin doğmasıyla ilgiliydi her şey. Onu daha mı çok sevmişlerdi? Küçüklüğünde değil de biraz daha büyüdüğünde belirginleşmişti bu ayırım sanki. E severler tabi diye düşünürdü bazen; ben de bu kadar söz dinlesem, onların istemediği hiçbir şeyi yapmasam, dizlerinin dibinden ayrılmasam; beni de severlerdi.
Çirkin ördek yavrusu tabirini bu yüzden kendine çok yakıştırırdı. Bitmeyen bir didişme vardı aralarında; onların üçü bir taraf, o tek başına bir taraf.
“Üçü bir olup yine de baş edemiyorlar benimle. Doğru söyleyeni kim sever ki zaten?”
Bir günde hiç değilse üç, bilemedin beş kez içinde tekrar eden cümlelerdi bunlar. Üzülürdü içten içe ama doğru bildiğini söylemekten de geri tutmazdı onu bu üzüntü. Hatta daha da doz arttırmasına sebep olduğu zamanlar bile olurdu. Anlaşılmamanın yan etkisi hırçınlıktır ya çoğu zaman; doğru söz hırçınlıkla söylendiğinde ne olursa, o oluyordu evlerinde de. Duyan kulaklar kapandıkça söyleyen dil sivriliyor, keskinleşiyor; böylece aralarındaki uçurum her geçen gün büyüyordu. Özellikle de Elif ile.
Ama o akşam daha farklıydı. Uçurum büyümekle kalmamış bütün aileyi içine çekmişti. Sakin geçecek gibi görünen bir yemekti aslında. O evde bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını kim bilebilirdi? Annesinin her akşam özene bezene yaydığı beyaz masa örtüsüne o akşam dökülenleri hiçbir leke çıkarıcının çıkaramayacağını da.
İşten keyifle dönmüş babası, yemeğe başladıklarından beri işe yenice başlamış olan bir çalışanı övüp duruyordu. Sıkıntısından patlamak üzere olan Defne, bir an önce yemeğini bitirip kalkmak için lokmaları ardı ardına dizmekle meşguldü. Ta ki babasının sabrını taşıran son cümlesine kadar.
“İnsan ismiyle yaşar dedikleri kadar var gerçekten. Al bir örnek daha. Çocuğun adı Selim. Tam da kendi gibi halim selim bir oğlan. Belli ki iyi bir ailede yetişmiş. Büyüklerine saygılı, söz dinleyen bir evlat. Öyle saçma sapan isyanlarla anasına babasına kafa tutup, kardeşleriyle uğraşmadığı belli,” derken göz ucuyla kendine yönelen bakışı yakalayan Defne lokmasını yavaşça yutup, eli su bardağına yönelirken fısıltıdan hallice bir tonda söylendi.
“Gerçekten öyle olsa benim adım Elif olurdu.” Sessizlikten cesaret alıp devam etti. “Sahi sen yıllardır, Elif gibi ol deyip dururken tam ne kastediyorsun anne? Kardeşin Elif’e benze demek istiyorsun sanırım. Bu adı koyarken Elif harfini düşünerek koymadın herhalde. Öyle olsa babamın bu tezi baştan çürük desene.”
Annesi tam ağzını açacakken beklenmedik bir şey olur ve Elif ablasına bakarak, “Bana benzemek sence ne demek abla? Neden bana değil de sana konmalıymış bu isim?” dedi.
“Elif gibi ol; dik durmak, eğilip bükülmemek demek de ondan sana konmamalıymış. Senin duruşun böyle mi sence? Onlar ne derse sessiz sedasız tamam senin için. Bir şeye de karşı çıktığını görmedim bugüne kadar. Yalan mı?”
“Belki senin sesin gereksiz çıkıyordur Defne. Haksız olsak, yanlış olsak neden bizi dinlesin ki?” diye araya giren annesine sert bir bakış atan Defne, “Hayatı kolaylaşıyordur belki böyle yapınca. Sizin korumanıza, desteğinize ihtiyacındandır belki…” diye cevap verdi.
“Biz hiç evlat ayırmadık, ne saçmalıyorsun sen?”
“O yüzden mi son sınıfına geldiğim şu üniversite hayatım boyunca beş kuruş harçlık vermediğiniz gibi, yarı bursumu da çalışıp kendim ödeyim diye beklediniz. Ama paralı üniversitelerde okuttuğunuz küçük kızınıza harçlığı geçtim, bir de araba almaya çalışıyorsunuz? Neymiş? Okulu uzakmış. Bırakın bunları!”
“Sen hiçbir şeye karşı durmadığımı, itirazımın, dik ve kararlı bir duruşumun olmadığını mı düşünüyorsun abla?”
“Öyle değil mi?”
“Değil.”
“Neymiş itirazın? Karşı durduğun şey neymiş? Bir örnek ver de eğlenelim.”
“Sen!”
“Anlamadım?”
“Anlamazsın tabi. Sana karşıyım ben. Senin gibi olmayacağım diye böyleyim ben. Her yaptığını yanlış bulduğum için, annemi babamı senin gibi üzmemek için. Babamın sağ tarafına rahat rahat oturabilmek için. Kendi isyanlarının sonucu değil mi çalışarak okumak? Kendin seçtin yani. Ben senin gibi olmadığım için…”
“Yeter!” diye bağıran babasının masaya fırlattığı kaşık, sıçrattığı salçalı yemek suyu ile beyaz masa örtüsünü bir ucundan diğer ucuna kopkoyu bir kırmızıya boyarken Elif ile Defne arasına da ince bir çizgi çizmişti sanki.
“Yeter! Nerede görülmüş iki kardeş arasında… Ayıp be! Et tırnaktan ayrılır mı?”
Gözlerini masa örtüsüne yayılan salçalı yemek suyundan ayıramayan Defne, derin bir nefes alıp sandalyesini hafifçe arkaya itti, arkasına yaslandı ve ondan beklenmeyen bir sakinlikte babasına dönerek, biraz da alaylı bir ses tonuyla:
“Nerede mi görülmüş baba? Et tırnaktan ayrılmaz, öyle mi? O bizim aileye göre bir atasözü değil! Armut dibine düşer desem daha uygun olmaz mı? Hani halam, hani dayım, neredeler? Biz onları neden tanımıyoruz? Kuzenlerimiz varmış güya… Boş verdim kuzeni filan ne anneanne, ne babaanne, ne dede… Sahi biz onları neden hiç tanımadık baba? “
“Siz beni neden sevmiyorsunuz, biliyorum ben! Size benziyorum çünkü, değil mi? Kendi ailenize kafa tutarken iyi. O yüzden sizi dışlayıp, kol kanat gerdikleri kardeşlerinize düşman olan siz, şimdi aynı şeyi yapan bana karşı, sessiz sedasız yanınızdan ayrılmayan, bir dediğinizi iki etmeyen çocuğunuzdan tarafsınız; öyle mi? Pes! Sizde konu neydi baba? Peki, sen niye hep örnek gösterdiğin Elifciğin gibi olamadın anne?”
O esnada masaya arkası dönük; tezgâhta ekmek kesmekle meşgul anne, gözlerinden akan yaşlar çenesinden damlarken, bu görüntüye hiç de uymayan bir sertlikle dönüp ekmek bıçağını masaya sapladı.
“Sanki bilmiyorsun!”
Üçünü de yerinden sıçratan bu ani hamle sonrası kendini ilk toplayan Elif olmuştu.
“Neler oluyor anne? Benim bilmediğim ne var? Ablamın bildiği, benim bilmediğim? Hani sır yoktu bu evde?”
Sandalyesine çöken anne, başını önüne eğen baba, gözünü masanın kenarına saplı ekmek bıçağı ile örtüyü ortadan ikiye bölen salçalı yemek suyu lekesi arasında gezdiren Defne üçgeninde oluşan sessizliği; Elif’in kalkmak için hızla geri ittiği sandalyenin sesi bozdu. Kapıya yöneldiği esnada Elif’in son duyduğu ses babasına aitti.
“Dur, dur dedim sana!”
Elif durmadı.
Ve o an kimin itaat, kimin isyan ettiği birbirine karıştı. Aslında herkes bir yanıyla diğerine benziyordu. Yapamadığını bekleyen, beklediğini yapamayan yanları ile roller karışmış, hepsi diğerinin yüzünde kendi istemediği bir yanını görmüştü artık. Kartlar yeniden dağıtılırken örtüdeki kırmızı hat kurumuş, son yemek burada bitmişti.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

