Lale Baturlar
Hava buz gibiydi. İş dönüş saatlerinde park yeri bulmak zordu. Birkaç tur attıktan sonra, nihayet arabasına park yeri bulabildi. Arabadan indi, paltosunu almak için arka koltuğa yöneldi. O sırada soğuk hava, ıslak bir poşet gibi sırtına yapıştı. Dişlerinin birbirine vurup takırdamasına engel olamıyordu. Adımları kaçarcasına hızlıydı. Her adımında paltosu bacaklarına dolanıyor, eğilip düzeltmek zorunda kalıyordu. Nihayet apartmanın önüne gelebildi. Kafası karışıktı. “Şifre neydi ya?” dedi kendi kendine. “1-4-5-3” rakamları tekrarlayarak şifreyi girdi. Otomatın çıkarttığı o mekanik ses, bir el ateş edilmişçesine patladı sessizlikte. Selim, boşta bulunup sıçradı. Koşar adımlarla asansöre bindiğinde aynasının çatlamış olduğunu fark etti.
“Hadi ya… Sabah sağlamdı hangi ara bu hale geldi?” diye söylendi.
Aynadaki yansıması, çatlağın iki yanına savrulmuştu. Bakışlarını aynadan kaçırıp paneldeki kat numarasına bastı. Asansörden indi, daire kapısının önünde birkaç saniye bekledi. Her zaman ki isteksizlikle derin bir nefes alıp, “sadece bir süre daha” diyerek mırıldandı. Anahtarını cebinden çıkardı, kapıyı açıp içeri girdi. Annesiyle babası yemeğe başlamıştı. Çatal bıçak seslerini bastırırcasına seslendi;
“Ben geldim.”
“Hoş geldin. Acele et, biz de şimdi oturduk sofraya.”
Salondan koridora yayılan fırınlanmış etin kokusu az önce yediği ayazı unutturmuştu. Paltosunu öylece portmantoya bıraktı. Ellerini yıkadı. Işınlanmış gibi bir anda salonda beliriverdi.
“İşte geldim. Afiyet olsun.”
Masadaki yeri babasının tam karşısıydı. Yemeğini ağız tadıyla yemek istediğinden gözlerini tabağından ayırmadı. Lokmalarını ardı ardına tıkıştırdı. Babasının her hamlesine, “çok açım baba” diyerek karşılık verdi. İsmail Bey konuşmak için acele ediyordu. Selim’in son lokmasını yutmasını bekledi. Sofradan kalkmadan konuya direk giriş yaptı;
“Geçen akşam ayrı eve çıkmaktan bahsettin. Ayrıntılı konuşamadık. Kestirip attın.”
“Kestirip atmadım baba. Kesin kararımı sizinle paylaştım. Hatta bir daire bile buldum. Depozitoda anlaşırsam hemen tutmayı düşünüyorum.”
“Ne gerek var ekstra masrafa oğlum? Bizimle otur işte. Evlenince çıkarsın ayrı eve.”
“Çok gerek var baba.” (İşte bu defa kestirip atmıştı)
İsmail Bey, kaşları çatılmış vaziyette iki eliyle şakaklarını ovaladı. Selim taviz vermek istemediği için hemen gardını aldı.
“Her kararımın sorgulanması hoşuma gitmiyor baba. Artık çocuk değilim.”
Geçmişin çatlakları her defasında biraz daha aralanıyordu. Babası bir hışımla ayağa fırladı;
“Tamam. Bak başının çaresine o zaman…”
“Baba, ben de bunu yapmaya çalışıyorum fırsat verirsen.”
“Fırsat verirsen” bir tokat gibi inmişti İsmail beyin suratına. “Fırsat ha” “al sanafırsat” diye söylenerek, azar işitip oda cezası almış çocuk edasıyla başı öne eğik koridorda gözden kayboldu. Selim annesiyle baş başa kalmıştı:
“Anne, sen bari anla beni.”
“Anlıyorum oğlum.”
“Nereye anlıyorsun anne ya? Ağzını açıp bir kelime etmedin. Ben bu evde mutlu değilim! Anne…”
“Tamam oğlum. Nerede mutlu olacaksan orada ol…”
“Babamla konuşulmuyor. İlişkimizdeki çatlakları bir ben mi görüyorum? Siz farkında değil misiniz?”
Annesinden beklediği desteği alamayacağını anlayınca, ani bir refleksle kalktı ayağa. O da babası gibi koridorda gözden kayboldu. Odasının kapısını tekmelercesine açıp içeri girdi. Aynı tekme hareketiyle kapıyı kapattı. Aslında annesiyle de konuşamıyordu. Kendini boşluğa bırakırcasına yatağa attı. “Sakin, sakin, sakin” sürekli tekrarlıyordu. Bir süre sonra nabzı eski ritmine döndü. Gözlerini tavana dikmiş aynı noktaya sabit bakarken, avizenin hemen yanından başlayıp, nerdeyse orta yere kadar ilerleyen sıva çatlağı dikkatini çekti;
“Bu var mıydı? Yeni mi olmuş?” dedi.
Yatakta doğruldu bağdaş kurdu. Gözlerini kapattı. Bir dilek dilercesine avuç içlerini birbirine kenetledi. Fısıldayan bir tonda sesli düşünüyordu;
“Beni destekleyen bir enerji var hissediyorum. Etraftaki çatlakları görüyorum. Bu bir işaret olmalı. Bundan böyle ışığın çatlaklarımdan sızmasına izin vereceğim. O ışığın bana gösterdiği yolda aydınlanıp huzur bulacağım. Yaralarımı kaşımayı bırakıp, onları iyileştirmeye çalışmalıyım.”
Her şeyin böylelikle değişip dönüşebileceği inancındaydı. İçinde hissettiği huzur, bir kelebeğin kanat çırpışından fazlasıydı. Tekrar uzandı yatağına. Evin sessizliğini dinlemeye koyuldu. Salondaki duvar saatinin saniyeleri sayarken çıkarttığı tik tak sesleri… Mutfaktaki buzdolabının motor uğultusu… Akvaryumun gece boyunca bitmeyen fıkırtısı… Hiçbiri bu gece keyfini kaçıramazdı.
Düşüncelere dalıp kendi içinde hesaplaştı. Tek çocuk olmanın bedeli vardı. Mükemmel olmaya çalışmak. Çocukluğu çatlaksız, pürüzsüzdü. İlk zamanlar ince çizgiler halinde başlayan çatlak izleri yük ağırlaştıkça belirgin aralıklara dönüştü.
İç sesinin sustuğu anda uykuya daldı. Sabah uyandığında bambaşka biriydi. “Uzun zamandır böyle hissetmemiştim” diye geçirdi içinden. Bugün ilk işi, emlakçıyı aramak olacaktı. Hızlıca hazırlanıp evden çıktı. Köşedeki fırından sıcacık kaşarlı poğaçalardan iki tane aldı. Dayanamayıp birini arabaya yürürken yedi. Arabanın yanına geldi. Paltosunu çıkardı. Özenle katlayıp arka koltuğa koydu.
İşyerinin kapısından içeriye girdi: “Herkese günaydın” dedi. Sesindeki tazelik yeniden doğuşun ilk gününde etrafa neşe saçıyordu. İşler yolundaydı. Emlakçı depozito sorununu çözdü. İş çıkışı gidip gerekli evrakları doldurup, anahtarı alacaktı. En yakın arkadaşı Mehmet’i arayıp hemen müjdeyi vermek istedi:
“Nasılsın kardeşim? Ev işi tamam müsaitsen akşam buluşalım mı?
“Çok sevindim kardeşim. Buluşalım tabi ki…”
“Demli Meyhane iyi mi?”
“Süper olur,” dedi Mehmet.
“Ben arabayı otoparkta bırakırım. Taksiyle döneriz.”
“Sekiz uygun mu?”
“Uygundur Selim’cim.”
Akşam sekizde buluştular Demli Meyhane’de. İçeriye girdiklerinde onları ilk olarak ızgara dumanıyla karışmış anason kokusu karşıladı. Mekânın loş ışığında seçebildikleri simalar oranın gediklileriydi. Arka tarafta duvar kenarında bir masaya oturdular. Masa bir yandan donatılırken, bir yandan da Müzeyyen Senar’ın sesi süzülüp damardan işliyordu insanın ruhuna.
“Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım.” Kadehler hiç boş kalmıyordu. Sohbet koyulaştıkça etrafın gürültüsünden sıyrılmışlardı. Mehmet konuşurken, Selim’in gözleri başka masaya kayıyor, dikkati dağılıyordu. Özür dileyerek araya girdi:
“O nasıl bir bakış arkadaş!”
“Hayırdır Selim nereye bakıyorsun?”
“Arka çaprazımızdaki masa, hemen dönme sakın!”
“Çaprazımızdaki masaya ne olmuş? Konuşsana oğlum…” dedi hararetle Mehmet.
“Bir çift göz var orada. Bakmıyor konuşuyor benimle.”
“Hızlı mı gittik, biraz yavaşlayalım mı ne dersin Selim’cim?”
“Mehmet’im, ben iyiyim. Kız çok net bakıyor. Sen bir bahaneyle kalkıp baksana tanıdığımız birisi mi?“
“Nasıl bakayım kıza şimdi? Bakamam masadakilere ayıp olur…”
“Olmaz, masadakilerin hepsi kız,” dedi Selim.
Mehmet masadan kalktı, çapraz yönü belirledi. Dengeyi kurup yürüdü. Kızların oturduğu masanın tarafında ışık daha kuvvetliydi. Oturanların yüzlerini seçebiliyordu. “Hülya” diyerek masaya yanaştı. Hülya da ayağa kalktı. Sarıldılar, öpüştüler. Mehmet eliyle oturdukları masayı işaret ediyordu. “Biz de arkadaşla geldik” diyerek bir kez daha masayı işaret edince, Selim, ayağa kalkacakmış gibi olduğu yerde dikeldi. Merakından çatlamak üzereydi. Arkadaşının bir işaretiyle hemen yanlarına gidebilirdi. Ne konuştuklarını anlamak istercesine gözü ve kulağıyla takipteydi. Sarılıp öpüştüler Mehmet masaya geri döndü:
“Anlat çabuk ne konuştunuz o kadar?”
“Kardeşim sakin. Tanıdık, bizim Hülya. Sen de tanışmıştın.”
“Nerede tanıştık?” dedi Selim.
“Ben daha eskiden tanıyorum. Dur, dur! Şimdi hatırlayacaksın.”
“Hadi çabuk söyle” diyerek heyecandan dizleriyle masayı titretiyordu.
“Geçen yılbaşı, gittiğimiz mekânda tanışmıştınız.”
“Evet yaa! Hülya. Hay ben aklıma… Sohbet etmiştik, hatta telefonlarımızı kaydettik, araşırız diye”.
“Demek tanıdık geldim bu yüzdendi bakışları.”
“Hayır kardeşim, tanıdık gelmemişsin. Direk “Selimle gelmişsiniz” dedi bana.”
“Yapma ya, bendeki hıyarlığa bakar mısın?”
Mahcup vaziyette Selim de kalkıp gitti Hülya’nın masasına: “Selam Hülya, kusura bakma tanıyamadım,” dedi. Hâl hatır sorup çabucak geri döndü;
“Oh… Rahatladım valla. Yoksa çok ayıp olacaktı kıza.”
“Hayırdır kardeşim sen fazla mı heyecanlandın? Aşk meşk konuları mı yoksa?”
“Neden olmasın?” dedi Selim büyük bir ciddiyetle.
“Hadi bakalım hayırlısı olsun. Yeni bir ev, yeni bir aşk…”
Kahkahaları bir anda çınladı etrafta. “Çak” diyerek ellerini masanın ortasında birbirine çarpıştırdılar. Selim uzun zamandır olmadığı kadar keyifliydi.
Bundan böyle tüm çabası hak ettiği hayatı yaşamak için olacaktı. Bitti dediği yerden, bir tesadüfle yeniden başlamaktı uyanışı. Belki de hayat Demli Meyhane’nin loşluğunda, unutulan o eski tanıdıkla yeniden aydınlanmayı bekliyordu. Çatlaklarından süzülen ışık zihnine de yansıdı. Bazı anlar sadece hatırlanmak için değil, mutlu etmek için geri gelir.


