Başak Bıyıklı
Yunan tiyatrosu maskları gibi, yüzünde iki ayrı ifade yan yana duruyordu sanki.
Işık ve gölge. Ümit ve ümitsizlik. Neşe ve hüzün. Güven ve yalnızlık.
Haruki Murakami, Sahilde Kafka
Salon
Topağacı’nın yorgun yokuşunda, sırt sırta vermiş bitişik nizam binalardan birinin dördüncü katında bir salonda gecenin koyu sessizliği hüküm sürüyor.
Geniş camlı pencereden sızan sokak lambalarının cılız ışığı, karanlığın bağrında dans eden gizemli gölgeler yaratıyor.
Baklava desenli parke üzerinde dalgalanan perdenin gölgeleri, parkenin keskin hatları yumuşatırken, evin ruhunu uyuşuk bir uykuya davet ediyor. Belki de apartman kadar yaşlı olan bu kesik çizgili parke zemin, üzerine serilmiş modern jüt halının yumuşak sıcaklığıyla dengeleniyor. Küçük, ağaç oyması bir sehpa üzerinde, kırmızıdan turuncuya dönüşen lav lambasının hipnotize edici dansı, Hint esintili bir mandala örtünün dinginliğiyle tezat oluşturuyor. Duvarda asılı duran, dünyanın farklı köşelerinden toplanmış maskeler, bilinmeyen hikayeleri fısıldarken, odanın baş köşesinde, sırtını duvara dayamış kadife bir kanepe sessizce bekliyor.
Kanepe
Bu kanepe, salonun bir duvarını ele geçirmiş, uzun ve davetkâr bir varlık. Loş ışıkta rengini tam olarak seçmek mümkün olmasa da mavi, yeşil ya da ikisinin bir karışımı olduğu seziliyor. Yuvarlak hatları, tombul minderleri ve kadife kumaşıyla, konforun ve rahatlığın timsali. Ama içine gömülüp kaybolunan, sonradan boğmaya başlayan türden bir rahatlık değil. Dengeli, ölçülü, huzurlu.
Kanepenin üzerinde ince uzun bir adam, üç renkli bir kedi ve solmakta olan bir gölge var.
Adam sağdan, gölge soldan kanepeye uzanmışlar. Adam bir uca yerleştikçe, gölge diğer uçta sessizleşiyor. Kanepenin bir yanı hayata tutunurken, diğeri boşluğa teslim oluyor. Sağ koldan öfke sesini yükseltirken, diğerinde değiştirilemezliğin kabulü hüküm sürüyor. Arada çizilmemiş ama geçilmez sınırlar, göze görünmeyen dikenli teller ve tek açımlık anahtarlarla mühürlenmiş, geri dönüşü olmayan geçitler uzanıyor. Tam ortada, yasaklara, sınırlara, dikenli tellere boyun eğmeyen aşk var.
Aşk
Aşk, kanepenin tam ortasında, iki aylıkken kapılarının önüne gelen bir yavru kedi suretinde beliriyor.
Birinin açtığı aralıktan apartmana dalmış, arkasına bakmadan dördüncü kata kadar tırmanmış. Üşümüş, ürkek, titrek ama kararlı. Birçok kedi gibi, o da ailesini kendi seçmiş. Sokulgan, sıcak, yaramaz. Isırmaz, ısırsa da izi uzun kalmaz, tuvaleti temizlenmediği zamanlar hariç hiç huysuzlanmaz, süt sevmez, yaş mamadan vazgeçmez. Yalnız uyumaktan nefret eder. Gözleri yeşilden parlak, tüyleri kadifeden yumuşak. Adı, ona bu yuvanın kapılarını açan annesinden yadigâr.
Adam
Adam, kanepenin sırtına dayadığı sol elinin uzun, ince ve titrek parmakları arasında sigaranın külünün düşmesini engellemeye çalışıyor. Uzun bacaklarını ve üşümüş çıplak ayaklarını önce karnına doğru çekiyor. Hemen ardından kanepenin diğer yanını rahatsız etmekten endişe edercesine ürkekçe uzatıyor. Sol eliyle önündeki küçük sehpadan küllüğü alıp, az sonra kadife üzerinde asla kapanmayacak bir delik açabilecek küllerden kurtuluyor. Bu kanepe ne kadar da uzunmuş diye düşünüyor. Upuzun. Aldıklarında da böyle miydi? Hiç de öyle gelmemişti o zaman. Bu koltuğu Aşk tırmalamasın diye özellikle kadife seçmişlerdi. Kumaşına ve yastıklarına kadın, rengine ve yerine adam karar vermişti. Böylece petrol mavisi kadife kanepe, üzerindeki sosis yastıkları ile sırtını salonun iç duvarına yaslamıştı. Aşk ilk günden sevmişti. Hiç tırmalamamış, her fırsatta aralarında yatmış, varlık nedenini isminden bilircesine boylu boyunca sahiplenmişti.
Derin ve hırıltılı bir nefes alıyor adam. Her nefesinde salon soğuyor, oysaki sigaranın ucu hala kor. Unutulmuş bir süredir, mıh çakmış gibi oturuyor kanepede. Kalksa o soğuk nefesi de tıkanacakmış gibi hissediyor. Karşısındaki çok tanıdık ama bir o kadar yabancı gölgeye bakıyor. Gözünü üzerinden ayırmak istemiyor. Onu kaybetmek istemiyor. Gölge ise sessiz. Eksik. Bedeni, teni, sesi, sözleri, kokusu, bakışları, iç çekişleri yok. Neden ağlamıyorsun diye bağırmak istiyor.
“Nerede göz yaşların” diye sormak istiyor.
“Her türlü acıyı çekmeye razıyım. Akıt yeter ki. O yaşlarla şahdamarımda değme kör bıçaktan beter yaralar aç. Öyle sapla ki damlalarını, çıkmasınlar içimden, yaraları ile bir olsunlar” diyerek bağırmak istiyor.
Yokluğun açtığı yaranın başkalarına benzemediğini anlıyor çünkü. Yanıtlarını ve o yanıtları ondan asla alamayacağını çok iyi bildiği sorular sormak istiyor. Karşılığı sonsuz sessizlik olsa da istiyor.
Sorularıyla tek yönlü geçitlerin kilitlerine yeni anahtarlar dövmek istiyor. Alamayacağı yanıtları siper edip dikenli tellere atılmak istiyor. Kendini kanatarak gölgesine varmak istiyor. Sol elini bıkkınca aşağıya sarkıtıyor.
Aşk
Aşk, önce yarı kapalı gözleriyle izliyor bu hareketi. Burun deliklerinde gözle görülemeyecek kadar hafif bir kıpırdanma. Ardından gözlerini açıyor. Kuyruğunu sertçe vurup ayağa kalkıyor. Ön patilerini uzatarak sırtını geniş bir kavisle yukarı kıvırıyor. Adını verdiği yoga pozisyonunda gerinip yere atlıyor. Adamın parmaklarının arasında gezinmeye başlıyor. Sabit, ruhsuz, hareketsiz kalmış tahta parçalarını kendini okşamaya davet ediyor. Sırnaşıyor, sürtünüyor, şımarıyor. Ardından sıçrayıp teklifsizce bu sefer kucağına yerleşiveriyor. Kolunu ısırıyor. Islak burnuyla itiyor. Varlığını hatırlatıyor. Hem kendininkini hem onunkini. Adamın yere sarkık parmakları tekrar kanepeye yükselip, sırtındaki narin kavisle buluştuğunda Aşk acısını yalamak istercesine pütürlü diliyle bu parmakların üzerinde geziniyor.
Işık
Gece sahneden adım adım çekiliyor. Güneş, şehri ve nice sokağını ele geçirmiş yüksek binalara inatla yükseliyor. Göz alıcı turuncu kızıl saç tellerini teklifsizce salonun en derinlerine kadar uzatıyor. Önce perdeler, ardından parke zemine tüm bedeni ve sıcak kıvrımlarıyla uzanıyor. Jüt halının düğümlerini bir bir çözüyor. Lav lambasını görünmez kılarken duvardaki maskelerin suretlerine yeni anlamlar katıyor. Ve nihayet kanepenin petrol mavisine ulaşıyor. Kadifenin karşı koyulamaz yumuşaklığına, adamın sol eline, kucağındaki kediye ve onu okşarken uyuyakalmış sağ eline dokunuyor. Narin. Zarif. Tutkulu. Adamın karnından göğsüne doğru ilerlerken aldığı ilk nefesle burun deliklerinden rüyasına sızıyor. Göğsüne buruk bir umut, yüreğine özlemle dolu bir öpücük bırakıyor. Güneş bugün kadife koltuğun üzerindeki adam için doğuyor.
Gölge
Hikayesi çoktan tamamlanmış bir gölge o. Önceleri Aşk bırakmadı, gitsin. Sonra anladı ki peşinden ne kadar koşarsa koşsun onu yakalayamayacak. Ardından gözyaşları tükenen Adam fark etti kanepenin diğer ucunda oturduğunu. Unutulmuş bir süre boyunca hiç ayrılmadı karşısından. Onu görmeyen gözlerini üzerine dikti. Çağırdı. Ağladı. Yalvardı kendini göstermesi için. Olamazdı. Gölge bu salona ait değildiartık. Her geçen gün giderek silikleşti. Ve o sabah, onun son sabahıydı. Silik ve soluk gölge, sessiz ve sonsuz aşkla dolu bir öpücük bıraktı Adam’ın alnına. Işıktan bir öpücük…

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

