Şehnaz Orhan
Açılıp kapanma sesiyle uzaklardan geliyorum sanki. Yanıklarım çok acıyor. Zorlukla gözlerimi açmaya çalışıyorum ama nafile. Sert bir biçimde açılıp kapanma sesi duydum kulaklarımda. Kulaklarım huzursuzlandı bu rahatsız edici sesten. Ha gayret, açmam gerekiyordu gözlerimi. Yanı başımda açılıp tekrar kapanan ne? Bunu yapan kim?
Bembeyaz çarşafların aydınlığı vuruyor sanki her yere. Uykum o kadar ağır ki, gözlerimin üstüne bastırıyorlar sanki. Vücudumdaki yanıkların kokusu burnuma geliyor arada. Son bir gayret yanan gözlerimi tekrar açmaya uğraştım. Sonunda başardım derken, gözlerimin yerinde olmadığını fark ettim. Meğer ondan açamıyormuşum onları. Zavallı gözlerim nerelerde? Acılar içinde kıvranan vücudum yatakta lapa gibi yayılmışken, ayaklarımı, kollarımı tanırken, yanık acılarım içinde yaralarımı fark etmeye başlarken, gözlerimin varlığından nasıl emin olamam ki? Tekrar bir şeyin açılma sesi kulaklarıma çarptı ve bu sefer zorla ve acıyla kalkmaya çalıştım. Gözlerimi bulacaktım, kayıp gözlerimi… Beni terk eden eskiden bana sadık olan gözlerimi… Açık duran üzeri toz içindeki çekmeceyi görür gibi oldum gözlerim olmadığı halde. Dibimdeki açılsa mı kapansa mı tereddüdü içinde olan bir çekmeceymiş meğer. Gözlerim onun içinde yuvalarından fırlamış gibi duruyordu. Sarılı yanık vücudum nerelerde saklanıyordu böyle!..
Uzuvlarımın yanında sayfaları açık beyaz defter duruyordu… Uyumak istiyordum tekrar, her yerim yanıkların acılarından zonkluyordu adeta. Uyumam için gözlerimi almam lazımdı ama çekmeceyi hiç açmak istemiyordum. Ben mi açtım yoksa tam kapanmamış mıydı bilemedim ama, bir şekilde açılmış çekmeceden gözlerimi alabilmek için eğilmeye çalıştım yana doğru. Gözlerimin yanında günlük formunda kara kaplı bir defter duruyordu. Defterde pürüzsüz beyaz sayfalara yazılmış koyu yazıları da o anda seçebildim. Yaralarım daha çok acımaya başladı sanki. Arada hemşire ya da hasta bakıcı olduğunu tahmin ettiğim insanlar bana bakmaya geliyorlardı ama şu anda acılarım için yardım isteyebileceğim kimse yoktu bu bembeyaz odada. Yanıklarım nefes almamı bile güçleştiriyordu zaman zaman. Uyuyakalıp sigaram mı yatağa düştü, yoksa cayır cayır yakan bir güneşin altında mı kaldım ya da içimin yangını alev mi aldı hiç hatırlayamıyordum nasıl yandığımı. Uyuşuk biçimdeydim adeta…
Yazılar o kadar düzensiz yazılmış ki defterin beyaz kağıtlarına okumakta güçlük çekiyordum adeta. Hiç okumayı denemesem de gözlerimi alıp bir daha hiç açılmayacak şekilde şu lanet çekmeceyi kapatsam mı diye düşündüm. Düzensiz yazıların harfleri hatırına, okunması için sabırsızlıkla bekleyen cümleler devleşti ve rahat okuyayım diye çekmece bir daha hiç kapanmadı.
“***” Yazılar çektiğim acılara rağmen okunur, merhem olur belki diye:
Kulübün geniş yemek salonu, avizelerin ışıltısından bembeyaz gözüküyordu. Süslü perdeler, kristal avizeler, ağır parfüm kokuları, masaların üzerindeki şamdanların buruna gelen hafif yanık kokuları, güzel alımlı kadınlar, smokinli adamlar, kahkahalar, konuşmalar ve danslar… Kadınlı erkekli…
Annemin ısrarıyla girdiğim çocuk smokini ile kendime bakıyorum uzaklardan. Giysim daracık, nefes aldırmıyor bana. Annemle babam dans ediyorlar coşkusuz, heyecansız… Annemin gözleri sanki birisini arıyor gibi dolaşıyor salonda. Kısa kesilen dansın hüznüyle oturdu masaya sarışın, hafif göbekli babam ile edasının ve güzelliğinin farkında olmanın kibri ile annem. Etrafa memnun gözükmeye çalışan sıkkın çift…
Rujunu tazelemeye lavaboya gittiğini herkese söyleyen annem alımlı bir halde kalktı masadan. Huzursuzlandım bir an. Peşinden gitmeyi istedim, yoksa babamı mı yerinden kaldırsaydım da birlikte mi gitseydik arkasından.
Babama baktım göz ucuyla. Keyifle sohbet ediyordu yanındaki adamla. Farkında bile değildi olanların ya da olacakların. Neyin farkında olacaktı ki bilmem ya da ben neyin farkında olacaktım peki? İki masa ileride sürekli anneme bakan adamın da ayağa kalkıp salondan çıktığının farkında olmam mıydı farkında olduğum acaba?
Uzaktan baktım hem kendime hem babama. Kaçmak istedim bu aydınlık salondan. Perdeler üstüme geldi, eklemlerim sanki hastaymışım gibi ağrımaya başladı. Kollarım, ayaklarım, kafam yanık ağrılarına benzer bir esaret içindeydi sanki. Çok da anlaşılmayacak bir şekilde masadan yavaşça kalkıp lavaboları bulmaya yöneldim. Annem ortalarda yoktu. Bir kapı gördüm ufak, bahçeye açılan. Gözlerim yuvalarından fırladı yere düştü birden. Yüreğim bir yangının içine düşmüşçesine kavrulmaya başladı. Annemin o yılana sevdalı bakışları ve birleşen elleri… Kuytularda bir yerlerdeler…Fark edilmek de fark etmek de hiç bu kadar korkutucu olmamıştı hayatımda.
“Babana sakın söyleme bunu, gözlerini oyarım yoksa!”
Her yerim yanıyor, acıyor, şifa bulamıyorum derdime. Susmak bir ömür boyu… Âşık olduğum kadından nefret etmek… Nasıl bir cezaydı bu?
Babama çok acımak… Habersizliğine, zavallılığına, sıradanlığına, saflığına ve nihayetinde olmamışlığına… Nasıl bir cezaydı bu?
Kendime çok acımak… Haberim olmasına, ruhumun hep acı çekmesine, cayır cayır yanmama, gözlerimin oyulmasından sürekli korkmama ve hep susmama… Nasıl bir cezaydı bu?
Çekmeceden defterlerin sayfaları teker teker koparak açık olan camdan uçmaya başladı birden. Okuyacak bir şey kalmamıştı artık. Gözlerimi güçlükle ve büyük bir yorgunlukla alıp takmaya çalıştım. Gözlerim boşluklarına takılırken gözyaşlarımla birlikte kanlarda sicim gibi yanaklarımdan akmaya başladı. Yuvalarına bile oturtmak istemiyordum onları. Gözlerimi istememek! Nasıl bir cezaydı bu?… Kan ve gözyaşları arasında yuvalarına yerleşen gözlerimle derin bir uykuya daldım tekrar…


