Şehnaz Orhan
Uçak seyahati yordu çok. Ne zaman dönerim acaba gene gurbet ellere bilmem. Servis küçük memleketime giderken, yorgunluğuma rağmen biraz bile olsun uyuyamadım. Çok sinir… Gurbet eller… Buralar ne zamandır yuvam gibi gelmiyordu ki aslında. Neresi gurbet oldu bana, ne zamandır oldu bu kadar uzaklık? Hatırlayamadım birden… Gerçekten doyduğu yermiş insanın evi belki de. Beş yıldır Almanya’da aynı elektrik şirketinde çalışmanın konforunu hissediyordum artık üzerimde. Huzurluydum oralarda. Bu beş yılda sadece bir kez bayramda gelmiştim anamla babamın bir elini öpmeye. O da zoraki, âdet yerini bulsun diye işte. Kaçtığım adetler oralardan yakaladı beni. Neyse… Şimdiki ziyaretin mecburiyet hali ise el öpmeye benzemeyecekti, yutacaktı sanki beni. İçim daraldı, nefesim yetmedi, boğulur gibi boğazımdan yakaladı gene zihnimin gevezelikleri.
Kapıyı, sonradan adını öğrendiğim, temiz pak yüzlü Zehra Hanım açtı, evde görmeye pek alışkın olmadığım bir güler yüzle. Sessizlik kokan evimin gıcırdayan merdivenlerinden çıktım ayaklarım geri geri giderek. Sonradan demir parmaklıklarla kapatılmış, ardiye haline getirilmiş, kapısı yatak odasına açılan balkondan bozma yerde iki tane fare konuşuyordu. Birisi şişman, birisi cılız, toplu olandan yaşça daha küçük iki dişi fare… Vır vır vır… Biraz fısıldayarak, biraz da kulak tırmalayarak…
Balkondan bozma bu odanın dışarıya bakan pencereleri kısa olduğu için güneş yatak odasına da tam giremiyor, loşluk her yere hâkim oluyordu.
“İllaki kapatalım diye tutturdun şu balkonu, neyine yetmedi diğer odalar. Ardiye yapacak kadar biriktirme o zaman, ihtiyacın olduğu kadar alsan olmuyor sanki,” diyen babamın anneme söylenmesi yankılandı içeride. Doymayan anneme, aç anneme, hırsları iri siyah gözler olmuş, dolgun dudakları hep yarı açık duran anneme…
İlaç kokusunun ağırlığı ortalığa yayılmış. Ortalar… Ortalarda konuşulanlar farelerin ağzında… Ortada, iri siyah gözleri yarı açık annem. Beyaz çarşaflı yatakta boylu boyunca… Ortanca tek erkek ben Kemal… Ortada olduğumdan mıdır kaçtım buralardan bilmiyorum. Ne o tarafta ne diğer tarafta olabildim ne anamı yüzleyebildim ne de babama itiraf edebildim hadiseleri… duramadım adeta buralarda…
Fareler bana dönüp konuşmaya başladı. Vır vır vır… Biraz fısıldayarak, biraz da kulak tırmalayarak…
Büyük farenin dediğini duyabildim zoraki.
“Aslında sen de anlamıştın hakikati bizim gibi. Neden susup kaçtın ki?”
Ortanca tek erkek ben… Kemal… Senelerce bekledim kaçmayı. Senelerce bu hileli oyunun ortasında olmak mecburiyetini taşıdım omuzlarımda. Sırların, seyirci kaldıklarımın, söyleyemediklerimin, suskunluklarımın ve hatta hileli bakışmaların, sevişlerin ortasında…
Bir başıma, büyük bir utançla… Babama karşı acımasız duruşumla… Babama karşı acınası bakışımla… Babama karşı bu hileli oyunu hiç anlamamasını anlamamamın öfkesiyle…
Fareler içeri girdi oturdular hastanın yanındaki sandalyeye suratsız duruşlarıyla. Konuşmadılar bu sefer. Dişleri, birazdan yolculuğa çıkacak olan hasta annemi yiyecek gibi öne çıkmıştı.
Onlar ne zaman anlamışlardı ki? Neden paylaşamadık, neyi paylaşamadık? Babamın hileyi anlarsa, kandırılmışlığının, öğrendiği ihanetin yer sarsıntısının evin başımıza yıkılacağı korkusu mu hepimizi susturmuştu acaba? Gene de sormadım onlara. Sorularına cevap vermedim. Sorular olur diye kaçmıştım zaten taa uzaklara. Son saatlerde bunlarla uğraşamayacaktım.
Perdeler zoraki kıpırdandı içeriye girecek olanın zar zor alınıp verilen nefesiyle. Biraz nefes darlığı, biraz astım, biraz da yorgunluk… Ciğerler hafif dolmuştu tütünden. Buna rağmen onun arkadaşlığından bir türlü vazgeçemeyen nefes girdi içeriye. Anneme baktı merhametle. Halen dolgun ama kurumuş dudaklarını pamuklarla ıslatan bakıcı Zehra hanıma da bir minnet bakışı atıp beni yanaklarımdan öptü babam.
“Nerelerdesin kerata? Özlettin kendini. Görüyor musun ananın halini?”
Gözleri buğulandı hafiften.
“Ahmet amcanız gelecek birazdan. Her gün uğradı sağ olsun ananızı görmeye.”
Farelerle birbirimize baktık.
“Ne işi var, ailecek birlikteyiz burada?” diye sordum öfkeden tıslayan sesimle.
“Yabancı mı oğlum o ailemizden biri sayılır. En yakın dostumuz. Sen de bir tuhafsın.”
Dostumuz… Dostu…Hasta dostu…
Beynim çatlayacak gibi ağrıyor. Zehra hanımdan bir ilaç istedim. Serum takılı komodinin çekmecesinden bir ilaç verdi bana. Şifa bulamayacaktım gene de.
Yatak homurdanmaya başladı, camlar zangırdamaya, hastanın nefes alışları düzensizleşmeye. Merdiven gıcırtılarının seslerini sonuna kadar dinledim. Kocaman gövdesiyle “hile” girdi içeriye.
“Ahmet hoş geldin, bak Kemal’de burada, biraz önce gelmiş.”
Buz gözlerle bana baktı. Kafasıyla şöyle bir merhaba deyip oturdu babamın yanına biraz huzursuzlukla.
Gözlerim yerlerinden çıkıp onun gözlerinin üstüne oturdu.
“Hatırlar mısın belediye otobüsündeyiz. Kara gözler sadece sana bakıyor arzuyla. Elini ben tutmuştum oysa onun. Diğer elini tutmaya utanmadın mı? Peki beni tehdit etmeye utanmadın mı dayak atarım kimselere söylersen eğer deyişlerinle?”
Mavi buz gözlerine daha da bastırdı gözlerim. Akları yavaş yavaş çözülmeye başladı, yalvararak bana bakan bakışlarında. Acı çekiyordu.
“Acı çekmeyi bilir misin sen?” deyip daha da bastırdı gözlerim onun gözlerine.
“Hatırlar mısın peki hepimiz piknikteyken kayboluşlarınızı? Mangal dumanları havaları bulanıklaştırırken, anason kokularının sisli kafaları ağaç altında tutuşan elleri bilmezken…Et kokularında, hep birlikte atılan kahkahalarda babamın omuzuna kolunu atmışken, bu akışkan mavi gözlerinin siyah gözler üstünde durmasını hatırlar mısın peki?”
“O vakitten beri et yemedim ben biliyor musun? Ağaçların altında kurulan salıncaklarda hiç sallanmadım. Belediye otobüslerine hiç binemedim. Hep yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm durmamacasına”.
Mavi gözlerinin akları artık akmaya başladı benim gözlerimin bastırmasından. Aklarının vıcıklığı her yere bulaşmaya başladı odanın. Fareler panikle konuşmaya başladılar gene Vır vır vır… Biraz fısıldayarak, biraz da kulak tırmalayarak…
Hilebaz nefes alamamaya başladı birden. Bastırdıkça bastırdım gözlerine ta ki, o kör olana kadar. Görmediğinden emin olunca babamın sesiyle kendime geldim birden.
“Ahmet ne oluyor sana?”
Gözlerim kararıyor diyen cılız bir ses duyuldu ve sandalyeden yere gümbürtüyle düştü hilebaz.
O sırada annemin hırıltısı odada çığlık oldu. Zehra hanım panikle bağırmaya başladı.
“Ölüyor beyim, gidiyor hanımım.”
Odadan bir değil iki ölü çıkardık. Hilebazla annemi götürmeye ambulanslar geldi.
Ablamla kardeşim ağlamaya başladı anamın arkasından.
Bense hem huzurlu hem de öfkemi kusmuş olmanın rahatlığıyla oturdum boşalmış odada. İlaç kokusu, akan gözün pis kokusu, bunlara rağmen babamın hep sabun kokan kokusuyla baş başa…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


