Tuba Ayşe Özgür
Sabah elimde fincan, bir yudum alıyorum. Birkaç yudum daha. Fincanın kulpunu diğer elime aldığımda küçük bir kesik. Küçük bir kan. Fincanın sapı kırılmış. Ve kırılma anı… Rutinimden çıktım. Kalkarım, kahvemi yaparım içerim, bilgisayarıma oturur yazılarıma gömülürüm. Bugün olmayacak. Parmağım acıyor. Tuşlara basamıyorum. Küçük bir kan her şeyi bozuyor. Ya da kırık bir fincan kulpu şimdiye kadar itaat ettiğim düzenime isyan ediyor…
İşte o andan sonra düşünmeye başlıyorum. İnsan bazen dünyaya değil, kendisine verilmiş hayatın biçimine itaat etmez mi? Ve çoğu zaman bunun farkına varmadan, kendiliğinden sorgusuz sualsiz. Çünkü itaat dediğimiz şey kendini açık etmez. Sessizdir. Hatta rahatlatıcıdır. Alışıldık olanın verdiği güvenli alanı yaratan bir sessizlik.
Aynı tonda başlayan bir süreç yaşarsın usulca. Sabah aynı saatte uyanırsın. Perdeden sızan ışık her gün aynı yerden düşer duvara. Mutfakta aynı fincanı alırsın. Aynı ayarda kahveyi cezveye koyar, aynı ısıda pişirirsin. Kahve kaynar, taşmaz. Taşmaması bile bir düzendir. Usulca masanın kenarına oturursun. Kahvenin keyfine varmak için kendine ayırdığını sandığın zamanın içine sıkışıp kalmışsındır ama farkına varmazsın. Sanki her şey senin için ayarlanmıştır.
Bunlar insana bir kontrol hissi verir. Ama o hissin içinde, fark etmeden bir şey eksilmeye başlar. Önce çok küçük bir şey. Kahveyi içerken aklından geçen bir cümle yarım kalır. Neyi düşünecektin, hatırlayamazsın. Sonra önemsemezsin. Gün devam eder. Ama o yarım cümle, günün içinde seni bekler. Akşam olur, yine hatırlamazsın. Ama eksiklik yerleşir bedenine, zihnine.
Günler birbirine benzemeye başlar. Aynı sokaktan geçersin. Aynı adam sigara içer aynı köşede. Aynı köpek aynı kaldırım taşına uzanır. Bir gün dikkat edersin, köpeğin yattığı taş biraz daha geridedir. Sonra ertesi gün biraz daha. Sokağın boyu değişmez ama yürüdüğün mesafe uzar. Bunu kimse fark etmez. Sen de etmezsin önce. Sadece akşam eve biraz daha yorgun varırsın.
Belki de yabancılaşma böyle başlar. O gün içtiğin kahve fincanının kulpunun çatlağı parmağına denk geldiğinde. Büyük bir aydınlanmayla değil, küçük küçük adımlarla. İnsan, kendine değil, tekrar eden hareketlere ait bir hayat yaşarken ve tekrar edilen şeyler bir süre sonra insana aitmiş gibi hissedilmeye başladığında.
Bir sabah uyanırsın. Her şey aynıdır. Oda aynı. Işık aynı. Ama fincanı eline aldığında kırık küçük bir kan yaratır. Bir an durursun. Sonra yine kahveyi içmeye çalışırsın.
İşte o gün, ilk kez bir soru belirir. Ben bunu gerçekten istedim mi? Cevap bulamazsın. Günün içinde dolaşır. Rutininin içinde yaptıklarını yapmaya çalışırken. Bir an fark edersin sanki biri senin yerine yaşamış gibi. Sanki bazı kararlar sen doğmadan önce verilmiş gibi.
İtaat çoğu zaman seçim gibi görünür. İnsan kendi kararlarını verdiğini düşünür. Ama birçok karar çok daha önce yerleşmiştir. Aileden, korkulardan, susulmuş cümlelerden. İnsan, neyi isteyip neyi istememesi gerektiğini öğrenir. Sonra o bilginin içinde yaşamayı öğrenir.
Yürürken adımlarını kısarsın, sesin çok çıkmasın diye. Bir cümleyi tam kurmazsın, yanlış anlaşılmasın diye. Gülüşünü ayarlarsın, fazla sürmesin diye. Böylece hayat düzgün bir akışa girer. Her şey yerli yerindedir.
Ama işte tam orada, bir gün, her zamanki yoldan dönmezsin. Dönmeye niyetlenirsin ama ayağın başka bir sokağa girer. Bunu sen seçmezsin. Sanki bedenin senden önce karar vermiştir. Durmak istersin, duramazsın. Birkaç adım atarsın. Sokak daha dardır. Duvarlar birbirine daha yakındır. İçinden bir huzursuzluk geçer. Sonra fark edersin, bu sokak aslında yoktur. Ya da sen daha önce hiç görmemişsindir. Ama yine de yürürsün. Telefonuna bakarsın, saat ilerlememiştir. Aynı dakikadasındır ama sen yürümüşsündür. İsyan dediğimiz şey böyle başlar. Bir düşünce olarak değil, küçük bir sapma olarak.
O gün bir selamı vermezsin. Karşındaki fark etmez. Ama sen hissedersin. Kolun ağırlaşır. Sanki o küçük hareket bile fazla gelmiştir. Bir cümleyi yarım bırakırsın. Devamını getiremezsin. Dilin dönmez. Kelime orada kalır. Ama o yarım cümle, bütün gününü değiştirir. Kimse bunu büyütmez. Dünya aynı hızla devam eder. Ama sen fark edersin. Bir şey yerinden oynamıştır.
Hayatı boyunca uyumlu olmuş birini düşün. Hep doğruyu yapmış. Kimseyi kırmamış. Gerektiğinde susmuş. Gerektiğinde konuşmuş. Herkes onu “iyi” biri olarak tanımış.
Aslında, hiç seçmemişsindir belki de. Sadece uyum sağlamışsındır. Bu fark ediş bir anda olmaz. İçten içe yayılır. Adını koyamaz ama hissedersin. Bir şey eksiktir. Belki de sen eksiksindir.
İsyan eden insan o uyumu bozar. Bu kolay değildir. Hatta çoğu zaman yalnızlaştırır. Ama başka bir şey olur. İnsan, ilk kez kendi sesini duyar. Başta o ses yabancıdır. Kırık döküktür. Bazen sadece bir duraksama, bazen yanlış bir adım, bazen de açıklayamadığı bir yön değişikliği. Ama ona aittir. Belki de mesele tam burada. İnsan ne zaman kendisi olur? Kurallara uyarken mi, yoksa o kuralların dışına çıktığında mı?
Belki de hiçbirinde. Belki de o geçiş anında. İtaatin hâlâ sürdüğü ama isyanın içten içe yön değiştirdiği o yerde. Orası rahat bir yer değildir. Ama gerçektir.
Bir gün herkes o anla karşılaşır. Hiçbir şey değişmemiştir. Ama yürüdüğün yol uzamıştır. Fincanın kulpu yer değiştirmiştir. Küçük bir kan senin tüm gününü yaşayamamana sebep olmuştur. Saat ilerlememiştir ama gün bitmiştir.
Ve sen artık eskisi gibi yürüyemezsin. Çünkü bir kez uyandın mı, işte isyan tam orada başlar. Sessizce. Ve geri alınamaz…

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

