Elif Özge Karakaya
“Lütfen, zorla gülümsemeyin.”
O akşam işinden erken çıkabilmiş, Beyoğlu yoluna düşmüş birine rastlıyorum. Peşine düşüyorum. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ne gidiyoruz; o önde, ben ardında.
“Lütfen, zorla gülümsemeyin.”
Beyoğlu kalabalık. Hep öyle. İnsanlar yan yana yürüyor, omuzlar birbirine değiyor, bakışlar kısa kısa çarpışıp dağılıyor. Kimse kimseye ait değil. Kalabalık burada sürekli akıp gidiyor. İçinde durabiliyorsun ama tutunamıyorsun. Yalnızlık da bu yüzden bir boşluk gibi hissettirmiyor kendini; daha çok, fazlalık gibi. Oradasın ama kimseye eklenmiyorsun.
Yürürken vitrinlerin önünde duruyoruz. O koltukta kim oturur, o lambanın altında kim kitap okur, o yatakta kim uyanır… Kent, mutluluğu küçük sahneler hâlinde sergiliyor. Bakmamıza izin var, dokunmamıza yok. Kalabalık geçiyor; o bakıyor, ardından ben. Bakmakla yetinenlerin payına düşen bir yalnızlık var.
Sonra fotoğrafhane çıkıyor karşımıza. İçerisi başka bir kalabalıkla dolu: duvarlara asılmış yüzler. Hepsi gülümsüyor. Hepsi biraz aynı. Yeni evliler, çocuklar, mezunlar… Hayatın bir yerinde “tamam” denmiş anlar. Duvarda kimse yarım değil, kimse kararsız görünmüyor. Sanatçısını mutlu eden fotoğraflar, güzel sevinçli düşüncelere dalmış bakışlarla asılı duruyor.
Varlığı fark edilince fotoğrafını çektirmek istiyor. Belki bir gün biri bakar diye, belki bir yere ait olurum diye. Ben de sandalyeye oturuyorum. Kendi kendine anlattığı hikâyeleri işitiyorum: ileride bir sevgili, bir kitap, bir fotoğraf.
Fotoğrafçının sesi geliyor:
“Kendinizi sıkmayın!”
“Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun!”
“Güzel sevinçli şeyler düşünün!”
Çiçek ve lavanta ile karışmış saadet kokusunun dalgalandığı bu yerde fotoğrafçının sesi birden asabileşiyor, yükseliyor:
“Lütfen, zorla gülümsemeyin!”
İşte orada duruyorum. Yüzümü kontrol ediyorum; bu itilmiş poza ne kadar girdiğimi merak ediyorum. Gülümsediğim fotoğraflar geliyor aklıma. Çok fazla. Daha önce işitmediğim o sesi bir fotoğrafçı benim için de söylemiş midir, bu düşünceden çıkamıyorum.
Duvarlardaki yüzlere yeniden bakıyorum. Gülümsemeler arasında küçük farklar var aslında: kimi dişlerini saklıyor, kimi gözlerini kısıyor, kimi dudaklarının kenarında hafif bir çekince taşıyor. Ama hepsi aynı ana aitmiş gibi duruyor. Sanki zaman burada, tam o karede durmuş. Öncesi ve sonrası yok. Kimsenin fotoğraftan çıkıp eve döndüğü, tartıştığı, yorulduğu, yalnız kaldığı anlar görünmüyor. Oysa kalabalık dediğimiz şey, biraz da bu görünmeyen anların toplamı değil mi?
Dışarıdan Beyoğlu’nun uğultusu sızıyor içeri. Tramvay sesi, kahkaha, ayakkabıların taş zeminde çıkardığı aceleci tıkırtılar… Orada kalabalık hâlâ akıyor. Burada ise yüzler sabitleniyor. Kalabalık hareketliyken yalnızlık durgun; durgun olduğu için daha çok fark ediliyor. İnsan bazen kalabalığın içinde kaybolarak değil, durarak yalnızlaşıyor.
Fotoğrafçı bir ara bana bakıyor. “Sıra size gelirse,” der gibi. Gelmezse de olur. İçimde tuhaf bir rahatlama var. Çekilmemiş bir fotoğraf ihtimali. Bir yere asılmayacak bir hâl. Belki de her insanın kendine sakladığı böyle anlar olmalı; kimsenin bakmadığı, kimsenin “biraz daha gülümseyin” demediği.
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde beklemeye devam ediyorum yine de. Fotoğrafçı terlemiş yüzüyle, bu kez ümitsiz bir tavra bürünüyor:
“Mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim,” diyor.
Vazgeçiyor, gidiyor. Peşine de ben.
Yürüyoruz. Vitrinlere bakıyoruz yine. O koltukta kim oturur bilmiyorum artık; o lambanın altında kim kitap okur, merak etmiyorum. Kent hâlâ sahnelerini sergiliyor ama ben bu kez seyirci olmakta ısrar etmiyorum. Kalabalığın içinde, çekilmemiş bir fotoğraf gibi dolaşıyorum.
*Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ziya Osman Saba, 1944

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


