Gönül Yasemin Ölmez
Eksikti belki. Ya da fazlaydı. Sana kendimi anlatabilmek için her şeyi kullanırım bilirsin. Görüntü hep aynıdır. Pencere önünde, dizlerinin üzerinde, ağır, bir tomar boş sayfa ile yazacaklarını düşünen biri. İşte o an her şey değişip başka bir hâl alıyor. Bir zaman makinesi gelip, alıyor seni içine. Sonra aniden kapılar kapanıyor. Yumrukluyorum, tekmeliyorum kapıyı. Sesimi son gücüne kadar kullanıyorum, “aç, lütfen aç kapıyı.”
Ardından uzun süreli bir suskunluk oluyor. Sanki bu suskunluğun sebebi benmişim gibi bir duygu kaplıyor içimi. Çocukluğumda da böyleymişim, dil çıkarıp içine çeker, tuhaf el kol hareketleri yapar, ardından bir deli gibi dolanırmışım ortalıkta. Sonra çoraplarım, ayakkabılarım yana fırlatılmış, eteğimin yarısı ayaklarımla sular içinde. Merkez Camii’nin abdesthane için yapılmış üstü açık su deposu, uğrak yerim.
“Üşütürsün, yapma öyle bakayım,” diyor muhtarın karısı Hayriye pencereden yolluğu silkelerken. Omuzlarımı hareket ettirip, daha çok vuruyorum ayaklarımla suya. Çop, çop, çop.
Sular taşınca daha da hızlanıyorum. Düşüncelerimi açıklamak için gösterdiğim bir çaba, bir iç döküş, belki biraz da avuntu işte.
Şimdi neyle avunuyorum? “Hiç.”
Sandalyeden kalkıp mutfağa geçtim. Günün menüsü belli dünden arta kalanlar sayesinde. Musakkayla pilava bir çorba ilave etsem yeter diye düşünürken; “Yok yok, bir de mevsim salatası olsun,” diyorum, “bol rokalı ve maydanozlu.”
Dolabı açıp bakıyorum, birkaç dal marulla, domatesten başka malzeme yok. Üşenmeyip paltomu giyiyorum. Pencereye bakıp, örtüyorum kapıyı ardımdan. Demirli heryer nasıl olsa. Bir türlü alışamadım gitti şu çift kilit kapılara da zaten.
“Kilit dost içindir,” derdi rahmetli annem. Konuyu ne kadar bağdaştıramasam da kapıların açık olduğu zamanların çocukluğuydu benimkisi. Bir de ihtiyaç olursa tuz falan için işte. Maksat tüp bittiyse yemek ocakta kalmasındı. Hey gidi günler hey…
Bahçe kapısının yanındaki limon ağacında, yeni yeni tomurcuklanmaya başlamış olanların içinde, büyücek tek kalmış olana takılıyor gözüm. Dalından ayrıldı ayrılacak. Ağzımda bir sulu tat, dişlerimde bir gıcırtı. Zihnimde bir an beliriveriyor.
“Ben de size bakmıştım, limon mu topladın kızım? Baban doldurur yine kasa kasa kara izmaritleri. Limonsuz da olmaz. Sıkar, sıkar yersiniz afiyetle.”
Üzerindeki yeleği çekiştiriyor kapıyı örterken. Arkasını dönüp giderken bir kalıp zeytinyağı sabunu düşüyor belinden aşağıya.
Hiç dönmüyor geri, bakmıyor ardına. Hızla devam ediyor yürümeye. Bir sabuna bakıyorum, bir limona, bir de kapımızın önündeki terliklere. Fitnat abla ölü yıkayıcı.
Limonları bahçe duvarın üzerine bırakıp, içeri girmeden fırlıyorum bahçe kapısından dışarı. Adresim aynı. Çop, çop, çop.
Hay aksi!… Paçamı çekiştiriyorum yukarı. Durmuş abi tezgâhın üzerindeki yeşilliklere su atarken, önünden gelip geçene de bakıyor. Beni görünce, birden ayaklarıma dönüyor bakışları. Ben bir onun yüzüne, bir ayaklarıma bakıyorum. Biri başka, öbür teki başka terliklerin. Pembe olan kızımın.
Mevsim kış da olsa, dip dibe terlikler eksik olmaz buralarda kapı önlerinden. Ne büyük rahatlıktır.
“Alelacele çıktım evden, hâl böyle olunca,” diyorum.“Boşver, derdimiz bu olsun,” diyor.
“Ne çok yağmur yağmış,” deyip sözü uzatıyorum bir gerekçe sunmak istercesine hâlime.
“Farketmedim birikintiyi,” derken, gülmeye başlıyorum.
Toparlamaya çalışıyorum kendimi ama gülmem geçmiyor. Şeytan dürtmüş bunu derler ya. Geçmişte buna benzer, hatta daha da beteri bir durumu anlatmaya başlıyorum.
Evin hemen yakınındaki park yerine götürmüştüm bir gün çocukları, her sabah yapardık bunu. Büyük üç, küçük bir yaşında o zamanlar. Pusete ikisini de sığdırıyorum. Ben de kuvvetle arkadan itmece. Ter içindeyim park alanına vardığımda. Büyüğü salıncağa oturtup başlıyorum sallamaya. Her ittiğimde gözüm küçükte, arada bir gökyüzünde. Bir sokak köpeği geçiyor hemen yanımızdan, hızla bir tane daha geliyor havlayarak. Kovalamaya başlıyor önündekini. Aralarını bulmak istiyorum ama kızları bırakamıyorum öylece. Bağırıyorum “yapma, hişşt, çok ayıp ama. Herkese yer var burda,” diyorum. İki adım atıp geri dönmek durumunda kalıyorum. Dinleyen de yok zaten. İki kadın parka bitişik kafede oturmuş, biri kahve içiyor, diğerinin elinde koca bir elma, haşır huşur ısırıyor. Bana bakıp fısıldaşıyorlar ama anlıyorum. Bir organ işlevini yitirince diğeri onu destekliyormuş hemen. Dudak okumayı öğrenmişim.
“Kadına bak” diyor biri, “terliklerinin çifti ayrı.”
“Dünyasından geçmiş ayol.”
Son kez ısırıp, elmanın çöpünü atıyor önündeki küllüğün içine diğeri.
Dönüp bakıyorum şöyle bir etrafa. Kuşlar uçuşuyor, arada bir yere inip gagalarını kumun içine sokanlar da var, hemen havalanıyorlar ama, belli ki aradıklarını bulamıyorlar. İki genç elele yürüyor, kız boşta kalan elinin işaret parmağıyla geçmekte olan büyük gemiyi gösteriyor gibi. Az önce kavga eden köpeklerde barışmış, oynaşıyorlar bir oyana bir bu yana. Ötede bir kız çocuğu, ayaklarını sokmuş denizin içine, keyfine göre esen lodosa inat savuruyor kıyıya düşen dalgaları avuç içleriyle.
“Hasta olur muyum anne?”
“Ah be deli çocuk” diyorum, “nane limon kaynatır annen sana, üstüne bir de harnup pekmezi, bişeyciğin kalmaz evelallah.”
Bir aşinalık durumu var içimde. Tanıyor gibiyim sanki uzaklardan. Gidip sorsam kimsiniz diye, o da soracak şimdi sen kimsin diye. Sen kimsin, ben kimim? Sordukça kendime ilişkin düşüncelerim karışıyor. Hikayeler iç içe geçiyor işte o zaman.
“Anne” diyor çocuk. “Hadi, kalk ne olur. Evimize gidelim.”
Dudaklarımı oynattığımdan beni garip bakışlarla süzüyor.
“Eee sonra ne oldu?”
“İşte aynı böyle geçirivermişim ayaklarıma terlikleri. Yağmur birden bastırınca da hızla eve döndük kızlarla. Islandık tabii ki ama, olsun.”
Balıkçı Fevzi’nin bağırtısı, iki sokak öteden, belki de daha gerilerden geliyor da kulağımızın zarı patlıyor.
“Taze bunlar taze, canlı canlı, denizden çıktı denizden. Deli sarpa, del, ister tava yap ister kebab.”
“Fevzi’deki ses, Pavarotti de bile yok,” diyor.
“Bekleyelim bakalım, bugünün kısmeti neymiş?” diyorum, heceler gibi.
Durmuş abi aslen Karadenizli. Hamsiden başkasını sevmezmiş.
“Kılçık fobisi var babamın,” demişti kızı Selvi bir ara. Onun bekleyişi benimki kadar umutlu değil bu yüzden. Fevzi bizi görür görmez yakınlaşıyor. Elindeki poşeti uzatıp açıyor iki eliyle. Balık suları pıt, pıt, pıt damlıyor ayaklarıma.
“İskorpit var, iriliğe bak. Yedi, sekiz tane de deli sarpa, çıkmaz bi daha haa; hava dönüyor. O saymaya devam ederken damlayan sular birden çoğalıyor; cup, cup, cup başlıyorum yüzmeye. Git gide açıyorum kıyıyla aramdaki mesafeyi. Ne yöne gitsem diye düşünürken öyle, çocukluğum geçip gidiyor yanımdan.
“İzmaritin yok mu Fevzi abi?”
“Denizle pazarlık olmaz kızım. Ne getirirse o.”
Bellekte bazı şeyler değişmeden öylece duruyor yerinde.
“Ne balıklar getirirdi, bu küçük tekneyle sağlığında. Rastgele çıkardı avlanmaya. Şu duvardaki süngeri de o çıkardı, tüpsüz dalardı. Öyle bir nefesti onun ki. Tekneyi de götürsünler diğer gidenlerle birlikte. Kim uğraşacak tamiriyle. Bir çekici kalsın, bir de testeresi. Gün gelir lazım olur kızım. Geç oldu, hadi gidelim artık.”
Dili çekiyorum yine içeri. Dolanıyorum ortalıkta. Karşı duvara bitişik masanın, açık kalmış çekmecesine bakıyorum. İçinde bir ton fotoğraf. Tek tek bakıyorum hepsine. Çok yerler gezip görmüştük oysa. Yan yana bir fotoğraf çektirmeyi unutmuşuz, ne gam! Ambalaj lastiğiyle sıkıca rulo haline getirilmiş bir karton duruyor en köşede. Lastiği yuvarlayıp çıkarmaya çalışırken; Tıng. İçimde düzenlenmiş, yerli yerine oturmuş her şey sesiyle dağılıyor. Uzaklardan gelen bir keman sesinden cesaretle, yıllar önce çizdiğim, resme bakıyorum. Çizgiler koyu kurşuniden griye dönmüş sanki. Uludere sakin ve berrak akıyor iki çizginin arasında. Akıntı, içindeki çeri çöpü de sürüklenmiş götürmüş, uzak denizlere. Karşıya geçmek için konulmuş iki büyük kaya parçası da yüzeyde artık. Saçları örgülü bir kız geçmekte. Önünde uzun bir yol.
Burnuma değen birkaç damla, içime işleyen bir koku.
“Deli sarpaların hepsini ver sen bana,” diyorum.
Tam arkamı dönüp gidecek iken; yeşillikleri uzatıyor elime Durmuş abi.
“Bunların yanına, bir şey yakışır artık,” diyor gülümseyerek.
Bahçeye geldiğimde, limonu koparıyorum dalından. Peşime takılmış kediyi kovalıyorum. Ben kendimi böyle oyalar iken; o beliriveriyor yine pencerenin kıyısında. Ellili yaşlarında, kaşlarını üzerine kadar kaplayan siyah kemikli gözlüklü, saçı, başının arkasına topuz yapılmış bir kadın. Sağ eliyle göz mesafesinde tuttuğu kitabı indirdi dizlerine doğru. Çenesindeki sol eli ağzının sert ifadesini kapatıyordu neredeyse. O, bir şeyler söylüyor, ben susuyordum. Ama itaatten ya da, isyanımdan değil. Yaşamında ilk defa yüzünü çok eskilerden beri bildiğim, yasemin ağacının dallarının gölgesi altında çocukluk hayallerini dinlediğim, değişmiş, güçlü, ama bir o kadar hüzünlü şekle bakıyor, susmaya devam ediyordum. Onu sadece duyumsamak istemiştim bu defa.
Havanın iyice karardığını fark ediyorum komşu evlerin yanan ışıklarından. Basamağı geçip, çift kilitli kapıyı açıp içeri giriyorum. Mutfağa geçip balıkları temizleyip atıyorum fırına. Yeşillikleri de iyice sudan geçirip doğruyorum. Dünden kalanlar gelse de aklıma, “bugünün menüsüne uymaz artık” diyerek bir sonraki güne bırakıyorum. “Masa tastamam” derken Durmuş abinin sözleri geliyor aklıma.
Anlattıkça daha çok anlatmak istememin, nedeni üzerine düşünüyorum en çok bu aralar. Bu sefer tekrara düşmemek için duble koyuyorum yakışanı. Aynı oturuşu, aynı bakışı görmek istemiyorum. Hatta aynı soruları da duymak istemiyorum.
Ne kadar anlatırsam anlatayım, bitmeyecek. Bir tereddüt anını anlatmak dışında yaptığım bir şey yok. Ama ne yaparsam yapayım, bazı zamanlarım böyle olacak biliyorum.
Kadehteki son yudumu içip pencereye doğru yürüdüm. Açıkta duran sandalyeyi masaya yakınlaştırır iken, sesle başımı uzattım pencereden dışarı. Bir genç kadın yürüyor sokakta. Düşmemek için belli ki, arada bir duruyor. Haykırarak söylüyor şarkıyı.
“Bir gün anlayacaksın, neden sessizce gittiğimi.”
Öylece dinliyorum. Dayanamayıp nakaratına katılıyorum.
“Senden vazgeçmek uğruna nasıl bir savaş verdiğimi.”
Pencerenin bitişiğindeki sedire uzanıyorum. Gece hiç olmadığı kadar mavi. Yıldızlar yakamozları kıskanmış sanki. O kadar bol.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

