H. Nilgün Karataş

Nihayet tabelayı gördüğümde kontağı kapattım, arabadan indim. Nemli ve serin toprak kokusu içime doldu. Henüz evler görünmüyordu, bembeyaz bir hiçliğin ortasında yeni vatanıma bakıyordum; kimsenin bana vadetmediği, zaferimin karşılığında sürüldüğüm, küçük köye gelmiştim bir başıma. Göğü bir bıçak gibi ikiye bölen dumana diktim gözümü; köy mü fabrikanın yanına kurulmuştu fabrika mı köyün yanına bilmiyordum. Cebimden çıkardığım kullanılmış mendille tabelayı kaplayan pütürlü tozu sıyırırken, kaderimi yeniden yazmak için kullanacağım harflerin her birini tek tek okudum, birleştirdim: K-İ-R-E-Ç-L-İ-K.
Taşın, tozun ve zamanın birbirine karıştırdığı bu yerde, gözümün gördüğü tek canlılık kuraklıktan çatlamış, kireçten kavrulmuş çorak toprağın içinden, inatla fışkıran o bembeyaz lekelere aitti. Fotoğrafını çektim; arama motoru anında bir dizi sayfa çıkardı: Ak üçgül.
Trifolium repens: Sürünücü bir gövdeye sahiptir. Boğumlarından kök salarak hızla yayılır. Toprağa azot bağlar; fakir ve zehirli toprakları iyileştirme gücüyle bilinir.
“İyileştirme ha!” Bu gri cehennemin ortasında absürt bir şaka olmalı. Dokundum, elime koca bir demet geldi; aynı kökten türemiş onlarca yaprak kıpırdadı avuçlarımın arasında, elimin sıcaklığıyla irkilen küçük, beyaz hayvanlar gibi.
Motor sesini duyunca ayağa kalktım; üstümü başımı silkeleyip kendisini muhtar diye tanıtan adama elimi uzattım. “Ben Sertab Saka.”
Adam isteksizce karşılık verirken, sigaradan sararmış dişlerinin arasından mırıldandı. “Hoş gelmişsiniz diyeceğim, adettendir. Kaç kere yazdık, merkeze izah ettik: “Bizim buralar kadın öğretmene uygun değil dedik. Haberiniz yok mu bunlardan öğretmen hanım?”
“Var ya da yok. Buradayım.”
“Yol yorgunusunuzdur, önce bir dinlenin sonra konuşuruz” dedi uzatmadan.
Önde motosiklet, arkada benim yaşlı kız köyün içine doğru ilerledik, ortalıkta ne bir çocuk vardı ne de bir yetişkin. Ağustos. İkindi vakti. Hâlâ sıcak.
“Değil öğretmen hanım” dedi muhtar, “Ağustos sıcağı değil bizi içeri tıkan. Toz… Toz kalktığı zaman, sadece ciğerine girmez adamın. Zihnine girer. Burada herkes kendi rüyasına saklanır.”
Genç erkeklerin vardiyalı çalıştığını, ihtiyarların kahvede pineklediğini, kadınların, çocukların ve gececilerin öğleden sonra istirahate çekildiğini öğrenmem gerekecekti, bu sözün anlamını çözmem için.
Kireç ile ak üçgül kokusu birbirine karışınca uykusunu getirirmiş insanın, “Alışırsın diyeceğim de alışmadan gidersin zannımca” dedi muhtar.
Yanıt vermedim. Evlerin hemen bitiminde yer alan derme çatma okul binasını geçip, adına lojman dediği tek katlı yapının önünde durduk. Cebinden çıkardığı anahtarları şakırdatarak uzattı.
“Evi temizlettik; haftada bir kızlar gelir, siler süpürür. Daha vakit var diye okulu ellemedik. Hadi sen sağlıcakla bir yerleş, dinlen. Neden olmazını sonra konuşuruz.”
“Söyle muhtar, neden olmazmış?”
Bavulları indirmeme yardım ederken isteksizce anlattı. “Köylü istemiyor öğretmen hanım. Akçakız’ın laneti daha üzerimizdeyken başka bir kadın öğretmen korkutuyor halkımızı. Haksız da sayılmazlar… Yol yorgunusun, ilk günden ürkütmeyelim seni. Yarın ben yine uğrarım. Bir isteğin olursa aramaktan çekinme.”
Motorun sesiyle birlikte uzaklaşan muhtarın arkasından baktım bir süre, hayatımdaki hiçbir işin kolay olmayışına şaşarak. Evin içine adım attığımda, genzimi yakan o ağır koku beni kapının eşiğinde durdurdu. Görünürde ev temizdi, ancak rutubet sadece bir koku değil, ciğerlere sızan, boğazda paslı bir tat bırakan gri bir dokuya dönüşmüştü burada. Pencereyi açmak için uzandım ama kol yerinden bile oynamadı; yılların kireç tozu ve rutubeti metalik aksamı birbirine kaynatmıştı.
Mutfakta açılabilen bir pencere bulsam da burada nefes alınmazdı. Benden önceki öğretmenin burada yaşamadığından emindim, ben de kendime yeni bir yer bulmalıydım. Bavullarımı açmadan mini bir keşfe çıktım. Tozu, kiri, bakımsızlığı Kireçlik’in güzelliğini gizlese de mimarisi, yerleşim şekli bir zamanlar buralarda başka türlü bir yaşamın sürdüğünü belli ediyordu. Tepede diğer tüm evlerden kopuk, beyaz bir çiçek denizinin içinde yüzen o konağı gördüğümde bundan emin oldum. Kapısı kilitliydi, etrafını dolandım, bakındım, ak üçgüllerle kaplı bahçenin ortasında terk edilmiş bir saray yavrusu. Tek hareket arka taraftaki kovanlara girip çıkan arılar, tek ses vızıltılarıydı.
Sabahı zor ettim; uykuya dalacak gibi oluyor, kulağımın içine dolan bir hırıltıyla sıçrıyordum. Ev beni sevmemişti; bardaktaki suyun titremesi, duvardaki çerçevenin hafifçe sallanması… Hiç de misafirperver değildi. Gün ışımaya başlayınca üzerime bir pike alıp kapının önündeki sedire uzandığımda uyuyabildim ancak, uzaktan gelen kamyon sesleri ninni gibiydi.
Sabah saçlarıma ak düşmüştü; aniden yaşlanmıştım. İnce dişli tarağımın tozları toparlayamadığını görünce istemeyerek duşa girdim. Banyo perdesi yoktu. Çırılçıplaktım. Elektrikli şofben minik cüssesine rağmen uğuldayarak çalıştı. Duvarın içinden sessizce dolanarak paslı başlıktan üzerime akan su, pudralı bir sıvı gibi tenimde iz bırakıyordu.
Hazırlanıp, merkeze inmeye niyetlenmiştim ki muhtar geldi. Hal hatır muhabbetinden hemen sonra, lafı uzatmadan sordum.
“Tepedeki ev, kime ait muhtar bey?”
Muhtarın tespih şakırtısı kesildi. “Oraya göz dikme öğretmen hanım. O ev lanetlidir. Ömer Bey’den kalmadır ama varisleri bile açmaz kapısını.”
“Lojmanda kalınmaz muhtar. Dün şöyle bir baktım, o evin müştemilatına yerleşsem bundan iyi.”
Muhtarın yüzü kireç beyazına döndü. “Sizi korkutmamak için onca çaba harcıyorum ama çok zorluyorsunuz öğretmen hanım! Akçakız’ın hayaleti yaşar orada. O konağa girilmez. Giren bir daha geri dönmez.”
Muhtarın ayak diremelerine aldırmayıp, konağa girmeme şartıyla anahtarları almayı başardım. Sözler verdim, mülk sahiplerini arayacak, rızalarını alacaktım, aksi bir durum olursa hemen çıkacaktım.
İlk gece, uyku ile uyanıklık arasında geçti. Muhtarın sözünü ettiği uyku sarhoşluğu bana ilişmemişti. Gecenin sessizliği yerini bir patırtıya bırakmıştı, alkış tutar gibi ritmik bir ses. İkinci gece fısıltılar duydum, cama yapışıp, gözlerimi kısıp epeyce bakındıktan sonra emin oldum, bir karaltı yavaşça konağın kapısından süzülmüştü. Sonraki gece el fenerini kapıp bahçede bir aşağı bir yukarı dolanıp durdum, küçük bir kız ayakkabısı buldum; içi, taze, canlı ve nemli ak üçgül kökleriyle doluydu. Sanki ayakkabının sahibi bir yere gitmemiş, tam olduğu yerde çiçeğe dönüşmüştü. Rüyamda muhtar, kaybolan kızlardan söz etti sabaha kadar.
Müştemilata yerleştiğimden beri muhtarı görmemiştim; hem okulun tamirini, tadilatını konuşmak hem de şu hayalet hikayesinin tamamını dinlemek için onu ziyaret etmeliydim. Sora sora muhtarlığa giderken kimsenin benimle sohbet etmek istemediğini seziyor, ancak arkamdan konuşulanları duyuyordum. “Bu da delirecek sonunda!”
Muhtarı tam kapısını kilitlerken yakaladım, kahveye gideceğini söyleyince peşine takıldım, kendime zorla bir çay ısmarlatacaktım. Biraz önce tuhaf bakışlarıyla beni tedirgin eden, arkamdan deli diyen onlar değilmiş gibi bu kez ayağa kalkıp, saygıyla karşıladı beni ihtiyarlar.
Muhtar, en yaşlı adamın masasına oturttu beni, serzenişler eşliğinde.
“Benim sözüm öğretmen hanıma geçmiyor, o günleri bizzat yaşadın bir de sen anlat bakalım Sali amca. Belki anlar o zaman neden yapma, etme, git dediğimi.”
Yaşlı adam görevini ciddiyetle yerine getirdi: Ak Üçgül Efsanesi’nden Akçakız’ın Laneti’ne dönen olayları ballandıra ballandıra anlatmaya koyuldu.
Bundan yıllar evvel köye genç bir öğretmen gelmiş, köylü onu Akçakız diye sevmiş. Akçakız çocuklara okuma yazma öğretmekle yetinmeyip, balcılığa el atmış. O zamanlar herkes buralara ballı köy dermiş.
Lafa karışmadan duramıyordu bazı ihtiyarlar.
“Çocuktum ama adamları hatırlıyorum. Onlar dadandılar köye, Ömer’in adamları.”
“Kalker yüzünden.”
Adamlar fabrika sayesinde tüm köyün kalkınacağını anlatıp dursa da Akçakız, bir türlü ikna olmamış.
“Yok” demiş, “O zaman toprak kurur, ağaçlar meyve vermez olur, çiçekler toza bulanır, arılar ölür.”
Almış yanına ahaliyi temel alanına çadır kurmuş. Onun bu inadı patronun kulağına kadar gitmiş, koca adam hiç erinmemiş kalkmış gelmiş, demiş Akça öğretmenle bir de ben konuşayım.
Tam bu noktada sözü tekrar kapan ihtiyar, yine aynı iştahla anlatmayı sürdürdü. Ömer görür görmez Akça’ya aşık olmuş, evleneceğim ben bu kadınla diye ilk günden ilan etmiş. Akça da adamı sevmiş ki he demiş.
“Tabii şartlarını da koşmuş” diye önemli bir ayrıntı ekledi biri. İhtiyar, sözü kaptırmaya niyetli değildi bu kez, sesini yükselterek devam eti. Önce konak yapılmış, ardından bahçesinde düğün, üç gün üç gece ağırlanmış tüm davetliler. Ancak evlendikten hemen sonra Ömer’in huyu suyu değişmiş, kıskanç bir adama dönüşmüş, verdiği sözleri de unutmuş, yapmam dediği ne varsa yapmış. Köylü de bağda, bahçede uğraşmak yerine fabrikada işçi olmaya tav olmuş. Ancak kireç fabrikasının temelinin atıldığı gün Ömer, bahçede ölü bulunmuş!
“Kalp krizi demişler” eklemesini yapan, anlatıcıdan azarı yedi: “Orasını Allah bilir.”
Çünkü Akçakız ortalıkta yokmuş! Kimi demiş kocası kıskançlıktan önce karısını, sonra kendini öldürdü, kimi demiş karısı kocasını öldürüp kaçtı. Sonra konakta tuhaflıklar başlamış, etrafta dolaşan karaltılar, evin içinden gelen fısıltılar. Kimi zaman sesler duyulurmuş, sanki fabrikadan değil de evin altından gelen. Pat. Pat. Pat..
Daha da fenası, hayalet peydah olmuş köye, Akçakız’ın hayaleti. Üstüne bir de kız çocukları, genç kızlar kaybolmaya başlamış bir, iki, beş, on; anlamışlar ki hayalet onları akgüllerin kokusuyla kandırıp, konağa çağırıyor, bazılarını yiyor, bazılarını da ısırıp hayalete dönüştürüyormuş.
Son cümleyi duyunca, “Bu kadarı yeterli amcacığım, daha fazla yormayalım sizi” diye sözünü kestim ihtiyarın. Masal kısmı güzeldi ama yaşlı adamın giderek zırvalamasına gönlüm el vermedi.
Yine de Akça öğretmenden etkilendiğimi itiraf etmeliyim; çalışkanlığı, inadı hoşuma gitmişti. Gece penceremin önünde otururken, bahçede gezerken onunla karşılaşmayı hayal ediyor; hikayeyi bir de hayaletten dinlemek istiyordum. Uykumun kaçtığı gecelerde, penceremin önüne oturup sesi dinliyordum; pat, pat, pat.
Yine böyle bir gece; Meryem’i gördüm, demir kapıyı sessizce itip, parmak uçlarında konağa doğru yürümüş, kapıyı hiç zorlanmadan açıp içeri süzülmüştü. Başka bir gece gördüğüm Seher’di. Bu kızlar kaybolmuyorlardı ki, okul temizliğine yardım etmek için gelenler arasında onları görünce tanıdım.
Gece gece konakta ne işi vardı bu kızların?
“Konuşun lütfen” diye zorlamak gelse de içimden kendimi tuttum. Anlatmazlardı, gelip geçici bir kadına sırlarını açmazlardı. Kızlardan biri hiç çekinmeden hakkımda ne düşündüklerini açıkça belli etmişti.
“Hocanım bu kadar uğraşıyoruz vallahi boşa, okul açılmadan sen de çekip gidersin, daha öncekiler gibi.”
Gitmem, demedim. Kalırım da.
Aklım konağa gidip gelen kızlardaydı; sonraki gecelerde onları takip etmeye karar verdim. Hangisini görürsem peşine düşecek, onunla birlikte konağa girecektim. Bazen bir ses duyuyordum, bazen bir gülüş ancak kimseyi yakalayamıyordum, konağın kapısı ise hep kilitliydi ne kadar ittirirsem de açılmıyordu.
Sabahları yorgun ve bitkin kalkıyordum, gözlerim kızarmış, ayaklarımın tabanı yeşermişti artık, sanki giderek bir bitkiye dönüşüyordum. Sonunda tüm bunların beni köyden kaçırmak için düzenlendiğine karar vermiştim ki, bir gece Meryem ile Seher’i birlikte gördüm. Gündüz uykularını iyi almış olmalılar ki pıtı pıtı yürürken neşeyle sohbet ediyorlardı. Gizlendikleri söylenemezdi; ya bana kendilerini göstermek istiyorlardı ya da varlığımı umursamıyorlardı.
Yalın ayak peşlerinden koştum, konağın kapısı kapanmadan bir gölge gibi sızdım içeri. Büyük salon karanlıktı, çıt çıkmıyordu. Koku alt kata davet ediyordu beni, inmedim, yukarıdan bakınca her şeyi görebiliyordum. Koca bir mutfak. Büyük mermer tezgahın üzerinde devasa bakır kazanlar. Başım döndü, bayılacağımı hissettim. Soluduğum havaya alışık değildim. Çıkıp gitmeliydim, suçüstü yapmak yerine açık açık sormak en iyisiydi.
Öğleden sonra muhtarla okulda buluştuk, son hazırlıkları elden geçirecektik. Ne söylesem önce yapmakta direniyor, sonra yerine getiriyordu.
“Boşuna yoruyorsun bizi de kendini de öğretmen hanım” diyordu sık sık.
Birkaç kere “Gece sizi bahçede görmüşler…” diyecek olmuş, “Çıplak mı dolaşıyor muşum?” diye çıkışınca yüzü kızarmış, susmuştu.
Eve temizliğe, okula tadilata gelen gençlerle aramda belli belirsiz bir samimiyet oluşsa da ihtiyarların bakışlarındaki şüphe asla silinmiyordu. Kulağıma kadar gelen söylentilere göre Akça ruhumu ele geçirmiş, beni yavaş yavaş dönüştürüyordu.
“Niye taktik değiştirmiş? Niye bir kere de yok etmiyormuş beni?”
“Asıl ondan korkuyorlar ya öğretmen hanım. Akça artık yaşlandı, başımıza seni musallat…”
“Hayaletlikte emeklilik yaşı kaçmış gençler?”
Suratlarındaki şaşkın ifade silinmeden devam ettim. “Hadi gevezeliği bırakalım da bugün sıraları zımparalayıp cilalayayım.”
Gündüz okulda çalışıyor, gece konağa ziyarete gidiyordum. Kimse karşılamasa da artık kapı kilitlenmiyordu; bir kenara oturup, yukarıdan gizlice kızları izliyordum, kokudan sarhoş olana kadar arı gibi ahenkle çalışmalarını seyrediyordum. Başlarına beyaz yemeni bağlamış, kollarını sıvamış kavanozları kapatıyorlardı. Pat, pat, pat.
Sabırla bekliyordum, sırlarına ortak olmuştum kendiliğimden. Bazen bana açılmamalarına kızıyordum, sonra da hak veriyordum daha köye geleli bir ay olmuştu.
Kireçlik’te ağır aksa da zamanı gelmişti. Gençleri gönderdikten sonra, iki derslik okulumu koca bir kampüsü gezermiş gibi arşınlayıp, son dokunuşlarımı yaptım. Bugün huzurla uyuyabilirdim, erkenden evin yolunu tuttum.
Kapı çalındı; muhtar!
“Şaşırdım, siz… burada…”
“Ben de şaşkının öğretmen hanım. Gidersiniz sandıydım.”
“Buradayım.”
“Işığınızı görünce var mı son bir isteğiniz diye sormak istedim.”
“Sağol muhtar, yarın açılışta siz de bulunursanız memnun olurum.”
Motor sesi uzaklaşıp, duyulmaz oluncaya kadar bekledim. Yalınayak konağa yürüdüm. Kapıyı ittim, açıldı. Çıt çıkmıyordu. Bahçedeki lambaların aydınlattığı salonun ortasında durdum.
“Ben Sertab Öğretmen. Yarın okulu açıyorum.”
Birkaç kez tekrarladım aynı repliği.
Nihayet merdivenlerin başında duruyordu, nihayet bana da görünmüştü.

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


