Melis Melek
Madrid, yalnızca İspanya’nın başkenti değil; sanat, edebiyat ve gündelik yaşamın iç içe geçtiği çok katmanlı bir şehir. Sadece turistik bir durak değil, bir arayış rotası. Kendi deneyimimden yola çıkarak, bu yazıda sizi Madrid sokaklarında dolaştıracağım, bazı yerlerde durup, düşünmeme eşlik etmenizi isteyerek…
İspanya’nın hemen her şehrine üniversitelerin ve okulların davetlisi olarak gitmiş biri olarak, anlatmam gereken ilk şehrin neden Madrid olduğunu birazdan anlayacaksanız. Şimdi yola çıkalım. Ekim ayındayız. Otelimiz Madrid’in merkezindeki Argüelles semtinin tam kalbinde; üniversitenin karşısı, hareketli Malasaña semtine yakın ve Plaza de España’ya sadece birkaç dakikalık yürüme mesafesinde. Ben her zamanki gibi valizi yatağın üstüne bıraktım, hemen kendimi dışarı attım. Öğrendiğime göre tam da bu ay boyunca süren bir festival vardı. Tam da bu nedenle bir gün önceden geldim.
Festival de Otoño… Madrid’in sonbahar şöleni.
Festivalin son haftasına yetişmişim. Sokaklarda müzik, dans ve tiyatro grupları… Her biri özel kostümler giymiş; çok şık, çok komik, çok ikonik… Ana caddede dans ederek, tüm maharetlerini sergilercesine yürüyorlar. Müziğin olduğu her yer zaten eğlence. Ben de hemen tempo tutmaya hazırım. Açık mavi takım giymiş kızlı erkekli bir grup elimden tuttu, beni aralarına aldı ve onlarla birlikte dans ederek gösterilerine katıldım. Böylece Madrid’e çok güzel bir giriş yaptım.
Ama başlangıcı biraz daha geriden anlatmalıyım aslında. Gelmeden önce toplantılarda bir araya geleceğim İspanyol yöneticilerle İspanya hakkında konuşabilmem gerektiğini düşünerek, dersime çalışmıştım. Sinema; bir ülke hakkında bilgi edinmek için en keyifli yollardan biri, ben de kendime iki film seçmiştim. Ancak yeteneğinden büyülenmiş olmalıyım ki beş Pedro Almodóvar filmi izledim: Konuş Onunla (Hable con ella), Annem Hakkında Her Şey (Todo sobre mi madre), Kırık Kucaklaşmalar (Los abrazos rotos), Dönüş (Volver), İçinde Yaşadığım Deri (La piel que habito).
Sonra Javier Bardem ve Penélope Cruz’un yarattığı o gerçeklik hissine âşık oldum; yeniden Barcelona, Barcelona’yı izledim. O film haftası boyunca, gündüzleri çalışırken bile zihnim Almodóvar filmlerindeki beni şaşırtan karelerin ve repliklerin içinde yaşadı. Telefonda sürekli oynadığın oyunu, gözünü kapattığında bile oynarsın ya… Öyle bir his. Chueca’da oturduğum kafede, sert kahvemi yudumlarken Almodóvar karakterleri üzerine epey düşündüm, hatta ondan aldığım ilhamla yan masadaki insanların hayatlarından küçük senaryolar yazdım; aşırı doz film yüklemesi yüzünden. Herkesi kendi hayatının başrolüne koydum.
Kehveden sonra yeniden sokaklar…. Barrio de las Letras (Edebiyat Semti)… Tesadüfen geldiğim bu cadde, bizim sahaflar gibiydi. Adım attığım her yer, edebî alıntılarla dolu. Burası Cervantes’in, Lope de Vega’nın yaşamaya devam ettiği yer. Ama benim çantamda Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar kitabı vardı. Kitapta anlatılan o melankolik Madrid akşamlarını aradım. Hemingway’in karakterleri gibi bir cevap bulmak için değil; doğru soruyu sormak için yürüdüm sokakları.
Eski sahaf dükkânlarının tozlu raflarında, daha önce hiç tanımadığım bir yazarın, zihnimde adını koyamadığım arayışıma bir şeyler söylemesini bekledim. Kitapçı cevapladı. İspanyolca, İngilizceye çok benzediği ve Amerika’da en çok kullanılan ikinci dil olduğu için gündelik İspanyolcayı anlayabiliyormuşum. Hani şu Türkiye’nin yıllardır çözemediği “anlıyorum ama konuşamıyorum” problemi… Ben İngilizce soruyorum, kitapçı İspanyolca anlatıyor. Sohbet sırasında Madrid Complutense Üniversitesi’nin davetiyle Madrid’e geldiğimi ve üç hafta İspanya’da kalacağımı söyleyince, “O hâlde sana bu üniversitenin Coğrafya ve Tarih Bölümü mezunu, ödüllü ve ülkemizin medarıiftiharı Almudena Grandes’i tanımalısın,” dedi. Te llamaré Viernes (Seni Cuma Çağıracağım) ve Atlas de geografía humana (İnsan Coğrafyası Atlası) kitaplarını verdi. Yaşamsal takvimime çok güzel bir tik attım. Bu ünlü kadın yazarla tanıştım. Seni Cuma Çağıracağım’ın filminin de çekildiğini, bu yazıyı yazarken fark ettim.
İkinci gün Madrid’in en büyük üniversitesi olan Madrid Complutense Üniversitesi’nin davetine katıldım. Üniversiteyi gezdik, sunumlar yapıldı, dünyanın her yerinden gelen eğitimci arkadaşlarla tanıştım. Bizlere bir de rehber atamışlar. On beş kişilik gruplara ayrıldık. Tatlı Matías dedi ki: “Elinizde İspanya’ya dair yaptığınız tüm araştırmaları çöpe atın. Çünkü ben buradayım. Benim adımın anlamı ‘Tanrı’nın eli’. Tanrı’nın eli üç hafta boyunca üzerinizde olacak; sizi tek tek koruyacak ve size buradan, üstelik gezeceğimiz her şehirden görülmeden dönülmemesi gereken her şeyi yaşatacak. İspanya’ya âşık olacaksınız.”
Matías haklıydı, Madrid aşık olunacak şehirlerden biri.
Kalbimize giden yolu yemekten geçirerek, akşam, Sobrino de Botín Restaurant’da Botín’de buluştuk. Guinness Rekorlar Kitabı’nda dünyanın en eski restoranı olarak geçiyor. 1725 yılından bu yana kesintisiz hizmet veriyormuş. “Bizde öyle güncel soslar, yeni menüler olmaz; eski gelenekselliğimiz 300 yıldır devam ediyor,” dedi şefimiz. Çok eğlenceli bir akşam yemeği oldu. İspanyollar çok geç yemek yiyor. Dokuzda buluştuk, saat bir de masadan kalktık.
Museo Reina Sofía… Arayış hissinin merkezi sanki burası. Modern sanatın kalbinde, devasa koridorlarda kaybolurken bir şeyleri aradığını hissediyorsun ama neyi aradığını bilmediğini fark ediyorsun. Picasso’nun Guernica’sının önünde durduğumda, tablonun bana verdiği o derin hisle karmaşanın içindeki sessizliği duyduğuma yemin edebilirim. Karşısındaki ahşap bankta on dakika oturdum. İnsanların geçişini izlerken, bir yandan da kaosun içindeki düzeni arıyordum…
Üçüncü gün… Şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için Parque del Buen Retiro – Kristal Saray (Palacio de Cristal) ruhumuza iyi gelecektir. Kristal Saray, suyun kenarında camdan bir mücevher gibi. İçeri girdiğinde dışarıyla arandaki tek engel incecik bir cam tabakası. İnsan buranın şeffaflığı karşısında sormadan duramıyor: “Kendime ne kadar dürüst olabilirim?”
Monasterio de las Descalzas Reales… Zamanın donduğu yer… Madrid’in en kalabalık meydanlarından birinin hemen yanında, sessizliğin hüküm sürdüğü bu manastır rotamın spiritüel noktası oldu. Duvarlarda asırlık freskler, loş koridorlar… Avludaki sessizlikte, bir kadının yüzyıllar önce bu duvarların ardında neyi beklediğini düşündüm. Belki biraz huzur, belki biraz hatırlanmak…
Arayışımın son durağı Templo de Debod; Mısır’dan Madrid’e taşınan antik bir tapınak. Güneş batıyor; taşların rengi turuncudan mora dönüyor. Güneşin tamamen kaybolmasını ve şehrin ışıklarının yanmasını bekledim.
Geceyi bitirirken Mercado de San Miguel’e mutlaka uğramak gerekiyormuş. Camdan bir sarayı andıran bu pazarda, dünyanın her yerinden gelmiş insanlarla ayakta, omuz omuza tapas yiyorsun. Farklı bir tecrübe.
Sonra otele uzun bir yürüyüş. Plaza de Oriente’ten Plaza de España’ya doğru sakin sakin dolaşmak… Hafif ama uzun bir yokuş…
Madrid’de bir arayış rotası çizmek, bence kaybolmaya müsaade etmek demek. Bir sonraki sokağın ne getireceğini bilmeden, sadece kendi ayak seslerini dinleyerek yürümek… Bir kitabın son cümlesi, bir filmin jenerik müziği, bir ressamın fırça darbesi ya da bir oyuncunun yüzündeki o derin çizgi… Hepsi bir arayış rotasının parçası ve tek bir duygudan ibaret.


