NİLGÜN KARATAŞ İLE YAŞAM & MEKAN
Kitap bitince hikaye bitmez. Son sayfa çevrilip, son satır okunsa da hikaye zihinlerimizde yazılmaya devam eder bir süre. Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi ile bunun birkaç adım daha ötesine geçen bir yazar. Kemal ile Füsun’un hikayesi bitti dediğin yerde Çukurcuma’daki bir mekandan, bir portal açılıyor ve geçmişe ışınlanıyorsun. Burası Masumiyet Müzesi. Takıntının adresi.

Masumiyet Müzesi, romanla mekân arasında açılmış bir kapı gibi duruyor. Okuduklarınla gördüklerin birbirine karışıyor. Hikâye bitmiyor; sadece biçim değiştiriyor. Masumiyet Müzesi’nin bulunduğu bina, dış cephesiyle de Çukurcuma’nın dokusuna uyum sağlıyor. Rengin özellikle romanı yansıtmak için seçildiğine dair bir bilgi yok; ama semtin estetiği, zaman duygusu ve tarihî yapısıyla uyum içinde korunmuş olması, mekânın daha dışarıdan bakarken bile geçmişle bağ kurmasına yardımcı oluyor.
Çukurcuma: Romanın sokağa açıldığı yer

Masumiyet Müzesi’nin bulunduğu Çukurcuma, İstanbul’un bakıp geçilen semtlerinden biri değil. Bir yere yetişirken içinden geçilen bir mahalle hiç değil. Dar sokakları, eski apartmanları, dükkânlarıyla insanı yavaşlatan bir yer burası. Müze de tam bu yüzden burada duruyor.
Soğuk, hava çok soğuk… Karaköy iskelesinden çıkıp adım adım ilerliyorum Çukurcuma’ya doğru. Soğuk, hava gerçekten çok soğuk. Kepenkleri kapalı dükkanların önünden geçip, izbe binaların arasına giriyorum. Daracık sokaklarda, daracık pantolonlar giymiş, daracık yüzlü kadınlar görüyorum. Gözlerini gizliyorlar… Aklımda Füsun var. Bu sokaktan geçmiş miydi?
Kemal aşık olduğu kadını düşünüyor ben beni; Füsün gibi ben de evden çıkıp Firüzağa’dan yukarı İstiklal’e yürürken senelerce, bu binanın önünden geçmiş miyimdir? Geçmişimdir ama özel bir ilgi göstermemişimdir muhtemelen. Çünkü Masumiyet Müzesi çevresinden kopuk bir yapı gibi durmuyor. Sanki o aşk zaten bu sokakta yaşanmış da kitap sonradan yazılmış gibi bir his veriyor. Kapıdan içeri girmeden önce bile hikâyenin hâlâ dışarıda sürdüğünü fark ediyorsun.
Çukurcuma, bu roman için tesadüfi bir adres değil. Burası hatırlamanın, biriktirmenin, geçmişe tutunmanın semti. Eski eşyaların satıldığı dükkânlar, kapanmamış kapılar, hâlâ yerinde duran hayatlar… Romanın dünyasıyla sokak arasında belirgin bir sınır yok. Müze bu sınırı kalınlaştırmıyor; aksine iyice inceltiyor.
Bir hikâye gerçekten bitebilir mi, yoksa sadece başka bir biçime mi geçer?
Müzenin içi: Eşyalarla tutulan zaman

Masumiyet Müzesi’nin içine girince bir sergi mekânında olmaktan çok, birinin hafızasında dolaşıyormuş hissi geliyor insana. Vitrinler düzenli ama mesafeli değil. Camın arkasındaki eşyalar gösterilsin diye değil, hatırlansın diye duruyor sanki.
Burada büyük objeler yok. Daha çok gündelik hayata ait şeyler var. Füsun’un elbisesi, küpeleri, çantası bir vitrinde duruyor. Yanında sürücü belgesi, bir başka vitrinde Kemal’in ayakkabıları. Romanı okuyanlar için bu eşyalar tanıdık. Okumayanlar içinse tuhaf bir şekilde yine tanıdık. Sanki eski mahalle arkadaşlarımızla oraya ışınlanmışız gibi.
Müze eşyaları kutsallaştır mıyor mu?
Gezerken bir yandan da bu soruyu sormuştum kendime. Yanıtım, hayır oldu. Onları kitap sayfalarından alıp bir binanın odalarındaki vitrinlere koyarak büyütmüyor, tam aksine o takıntılı aşkın yüceleştirdiği sıradanlığı gösteriyor bize. Eşyalar sıradanlıklarını koruyor. Artık gerisi bizim onlara yüklediğimiz anlam. Bu eşyalara bakarken büyük bir aşktan çok, geride kalan küçük şeyleri düşünmüştüm, hüzünlenmiştim.
Vitrinler: Bölümlerle birlikte yürümek
Hatıraları tazelersek; roman 2008’de yayımlanmış, müze ise 28 Nisan 2012’de Çukurcuma’daki Brukner Apartmanı’nda açılmış. Ve çok etkileyici bulduğum bir detay; Orhan Pamuk 90’lı yıllarda roman ile müzeyi aynı anda tasarlamış, bir yandan yazarken diğer yandan nesneleri toplamaya başlamış. Yıllar ve yıllarca bir hayali beslemek, sonra onu hem kelimelerle hem de objelerle bir anlatıya dönüştürmek… Müthiş.
Müzede 83 bölüm var? Neden 82 değil, 84 değil de 83? Çünkü romanda da o kadar bölüm var. Her bir vitrin, romandaki bir bölüme karşılık geliyor. Mekanı gezerken bir bölümün içine girmişsin, orada dolaşıyormuşsun gibi… İlginç olan şu bir vitrinin önünde oyalanıyorsun, bir diğerini hızla geçiyorsun. Romandaki gibi…
Bir vitrinde eski sinema biletleri, bir diğerinde çay bardakları, bakkal fişleri, tren biletleri var. Hepsi çok tanıdık. Yan yana geldiklerinde bir hayatın özetini sunuyorlar.
O meşhur duvar, Füsun’un izmaritleri

Müzenin en çok bilinen bölümlerinden biri, sigara izmaritleriyle kaplı duvar. Tam 4.213 adet sigara izmariti. Kemal’in Keskinler’e gidip, sofralarına oturduğu 8 yılda Füsun’un içtiği sigaraların izmariti bunlar. Her izmaritin yanında küçük notlar var. Tarihler, kısa cümleler, bazen sadece bir yer adı. Bu duvar aşkı yüceltiyor, diyebiliriz. Ya da takıntıyı romantikleştiriyor da… Belki de sadece biriktirmenin nereye kadar gidebileceğini gösteriyordur bize, kim bilir?
Müzemi gezen okurlar, bu sekiz yılda biriktirdiğim 4213 izmaritin her birinin altında onu hangi tarihte aldığıma ilişkin nota bakıp vitrinleri lüzumsuz bilgilerle donattığımı düşünmesin: Her sigara izmaritinin biçimi, Füsun’un onu söndürürken hissettiği yoğun bir duygunun dışavurumudur. Mesala Peri Sineması’nda Kırık Hayatlar’ın çekimine başlanan 17 Mayıs 1981 günü Füsun’un küllüğünden aldığım bu üç izmarit de içe doğru sertçe kıvrılmış içine kapanık halleriyle yalnız o berbat ayların değil, Füsun’un o günkü sessizliğini, konudan uzak duruşunu, hiçbir şey yokmuş gibi davranışını hatırlatır bana.
Müzeyi ziyarete giderken, yanınızda kitap da bulunursa, bu satırları orada okursanız roman boyunca Kemal’le aranızda gelişen ilişkinin, dostluğa dönüştüğünü hissedebilirsiniz. Sanki kimsenin anlamadığı, bir tek sizin en derin sırlarını bildiğiniz bir dost gibi…
Mekan bunu hissettiriyor okura. Roman müzeye dönüşürken hikâye olmaktan çıkmamış; sadece başka bir biçime geçmiş gibi. Kelimeler yerini eşyalara bırakmış. Anlatı, mekanın içinde, vitrinlerde, duvarda, yatakta devam ediyor.
Okur olmaktan ziyaretçiye dönüşmek
Kitabı okurken hikâyeyi zihninde kuruyorsun. Müzede ise o hikâyenin içinde dolaşıyorsun. Artık pasif bir okur değilsin. Vitrinlerin önünde duruyor, bakıyor, kendi hızında ilerliyorsun. Bazı eşyalar seni yakalıyor, bazıları hiç etkilemiyor. Müze buna karışmıyor. Ne hissetmen gerektiğini söylemiyor. Sadece şunu yapıyor: Hatırlamak isteyen için alan açıyor.
Belki de Masumiyet Müzesi’nin asıl meselesi tam olarak budur. Bir romanın bitmediğini, sadece başka bir biçimde yaşamaya devam edebileceğini gösteriyordur bize. Eğer öyleyse Çukurcuma’nın ortasında, sessizce duran bu bina da bunu büyük laflar etmeden yapıyor.
‘Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum‘
Romanın bu açılış cümlesini bugünlerde oldukça sık duyacağınıza eminim. Masumiyet Müzesi, Netflix tarafından mini diziye uyarlandı ve yapım bu hafta yayına girdi. Romanın yıllar sonra başka bir anlatı formuyla yeniden karşımıza çıkması, ister istemez romana ve bu mekâna olan ilgiyi de tazeleyecektir diye düşünüyorum. Dizi ile birlikte Masumiyet Müzesi, bir kez daha okurdan izleyiciye, izleyiciden ziyaretçiye uzanan yeni bir dolaşımın parçası olacaktır. Yani yine dediğimiz yere geliyoruz; anlatı biçim değiştiriyor ama hikâye kendini anlatmaya devam ediyor.

