Mahinur Çenetoğlu
Benim zavallı, perişan, çekirdek ailem. Annem babam, evde kalmış iki halam ve tohuma kaçmış büyük amcamla birlikte o yılbaşı geçesi yine birlikteydik. Annem bütün gün yaptığı yemeklerin beş dakikada nasıl talan edildiğini görmemek için gözlerini sımsıkı yummuştu. Babam ‘Aman be hanım iki yudumdan ne olacak, bak yepyeni bir yıla giriyoruz,’ dedi. Annem bardağına doldurduğu rakıyı içinden tuttuğu dileklerle birlikte götürüyordu. Bir ara yanına yaklaşıp kulağına fısıldadım.
“Seher Hanım o içtiğin ayran değil yavaş iç.”
“Sen kendine bak şapşal şey,” diyerek kadehi kafasına dikti.
“Anne bu yıl ne dileyeceksin?”
Halalarıma en pis bakışlarını atarak konuştu annem, ağzından gelen anason kokusu başımı döndürdü.
“Şu karıların artık ölmesini ya da olmasını.” Sesini biraz yükseltmiş, neyse ki halalar kendi havalarında olduğu için duymamışlardı.
Kolay mıydı otuz yıldır iki görümceyle aynı evde yaşamak, tahtalara vurdum. Annem gözümün içine bakarak “abartma” dedi. “Ben mi abarttım yahu,” diyemedim. Ailece mucizelere pek inanmayız; çünkü bizim evde açıklaması uzun olan her şey “abartma” diyerek susturulur. O akşam masaya oturduğumuzda annem “biz normal bir aileyiz,” dedi ve tam o sırada tavandaki ampul hafifçe titredi. Hepimiz başımızı yukarıya doğru çevirdik, annem bir çığlık attı.
“Ayyy! Bak öyle başımı yukarıya hızlı çevirince vertigom azdı,” diyerek önüne bakmaya başladı.
“Sen de aranıyorsun be kadın? Ne diye bakıyorsun yukarıya? Sanki benim göremediğimi mi göreceksin,” dedi babam. Annem kırılmıştı. Üzgün konuştu.
“Siz bakınca ben de baktım ne var yani, hep siz mi bakacaksınız?”
İlk başta kimse bir şey söylemedi; çünkü bu evde önce sessizlik, sonra yorum gelir. Ama yorumlar da öyle bir uzar ki işin sonunda mutlaka birileri birilerine küser, kapılar çarpılır. Bir hafta yemek pişmez, peynir zeytine talim edilir.
“Yukardaki öküzler tepinmeye başladı,” dedi amcam.
“Abartma” dedi annem, “bugün yeni yıl bırak insanlar da biraz eğlensin.”
“Öküz gibi tepinirlerse çıkıp onlara günlerini göstereceğim,” dedi amcam.
“Sen o işi kendi evinde yap artık,” diye sinirlendi annem tam gözlerini kocaman açmıştı ki, babam çatalını tabağa vurup konuyu değiştirmek için hava durumundan bahsettiğinde, ampul bir kez daha titredi.
“Vurma şu çatalını tabağa zaten başım dönüyor!” diye bağırmakla böğürmek arası konuştu annem.
“Yarın yağmur başlayacakmış,” dedi babam.
“Ee” der gibi baktı annem. Önündeki rakı bardağından bir yudum daha aldıktan sonra. “Ben onu mu diyorum? Sen ne biçim bir adam oldun yahu,” diye tısladı annem.
Kardeşim telefondan başını kaldırmadan, “Elektrik tesisatı bozulmuştur,” dedi. Ama evdeki diğer ampullerde sorun yoktu.
“Tesisatta hiçbir şey yok, daha yeni baktırdık ya. Hem bak sadece bu ampul titriyor. Bence bunda bir sakatlık var. Hanım ne zaman gelmişti tesisatçılar?”
“Ay ne bileyim ben! Şimdi bu da sorulacak soru mu? Ben bir saat önce ne yedim hatırlamıyorum.”
“Ama otuz sene önce sana bir kez kızmıştım onu hiç unutmazsın di mi?” dedi babam.
Annem, yıllardır ilk kez biraz duraksayarak, “Ben yalan söylemem,” dediğinde, ampul bu kez çok belirgin bir şekilde sarsıldı. Annem yine de devam etti konuşmasına.
“Yaptıysan bir yanlış hiç unutmam doğru bildin,” dedi dudaklarını kıvırarak. Ampul bu kez şiddetle yanıp sönmeye başladı.
Gözünü görümcelerine diken sarhoş annem, sesinin tonunu iyice artırarak bağırıyordu.
“Bana yanlış yapanı hiç affetmem, iki gözümün birisi olsa önemli değil affetmem!”
Babam bana “buna neden içirdik?” diye bakarken yukarıdan gelen şiddetli bir sarsıntıyla hepimiz yukarıya baktık ve ilk defa aynı yöne bakmanın ne kadar ürkütücü olabileceğini fark ettim. Annem biraz yamuk bakıyordu ama masanın etrafındaki altı adet kafa hepsi başlarını hafifçe sola kırmış gözler yukarıda öylece kalakalmışlardı. Bu kareyi fotoğraf çerçevesine koyma hissiyle doldum taştım. Evin içindeki sessizlik sinir bozucu bir durumdaydı. Annem yine bir çığlıkla kafasını önündeki boş tabağın içine adeta kurbanlık kuzu gibi bıraktı. Kıvırcık kumral saçlarıyla, kurban edilmiş bir kınalı koyun kafası gibi duran başına bakan babam gülmeye başladı, sırasıyla hepimiz güldük, halalar kahkaha atıyor, annem bağırıyordu.
“Açın da götünüze gülün! Vertigo diyorum vertigo! Bir Allah’ın kulu yok mu bana yardım edecek?” Babam utandı.
“Hanım küfretme yahu, ayıp oluyor bak.”
“Ne ayıbı be!” derken başını yavaşça tabaktan kaldırdı, boş rakı bardağını babama uzattı.
“Doldur saki.”
“Emrin olur hatun, ama bak şişede durduğu gibi durmaz ona göre.”
“Kes be!” dercesine baktı annem babama, rakısının üzerine iki buz attı, ilk yudumu alır almaz gözlerini karşısında oturan halama dikti. Ben “eyvah!” diyerek dudaklarımı ısırırken olacakları tahmin bile edemiyordum. Masanın üzerindeki su bardaklarında titreşen ışık, çocukluğumuzdan beri birbirimize söylemediğimiz cümleleri yüzeye çıkarmaya niyetli gibiydi.
“Bak şundan da ye abla, şu sarmalardan, onları tek tek sardım tam senin sevdiğin gibi kuş üzümlü. Bin yıldır sardığım gibi. Sahi sen hiç hayatında yaprak sardın mı?”
Halam şaşkın bakıyordu annemin yüzüne, otuz yıldır ona hizmet etmekten hiç kaçınmayan annem bu gece rakının da yüzü suyu hürmetine mi böyle bet bet konuşuyordu? “Biz normal bir aileyiz,” dedi annem. Ampul kendi etrafında dalgalanarak dönmeye başlamıştı. Altı kafa kendi etrafında dönen ampulle birlikte kafalarımızı çeviriyorduk. Birden aklıma gelmiş gibi heyecanla atıldım.
“Belki de normal değilizdir, ne var bunda?” dedim, sesim beklediğimden daha ince çıkınca kendi kendime yabancılaştım. Otuz yıldır evde kalmış halalarımın her türlü kahrını çeken anama sarıldım, sarkmış yanaklarına bir öpücük kondurdum.
“Abartma be!” diyerek ittirdi beni. Ampul bu kez sakinleşti; sanki ilk kez doğru bir şey söylenmiş gibi, ışığı biraz daha yumuşadı. Bu bir mucize olmalıydı. Denemek için annemden uzaklaşıp tekrar yüksek sesle bağırdım.
“Biz normal bir aileyiz. Hadi şerefe. Anne Şerefe.”
Ampul hafifçe sallandı, annem o kadar hızlı içmişti ki en son halama “sizin hiç evlenme şansınız kalmadı di mi? Şu aşağıda emekli bir albay var…” falan diye konuşuyordu. Babam daha fazla konuşmasın diye sürekli kadehi annemin ağzına dayadı ama nafile. Annem hep konuştu. En son babam onu omuzunda odasına götürürken “ya olun ya ölün, bıktım sizden!” diye bağırıyordu.
Yemek bittikten sonra odama giderken koridordaki son ampul de hafifçe titredi ve ben, duvardaki eski bir aile fotoğrafının önünde kalakaldım. Fotoğrafta yine bir yılbaşı yemeği yine başımızın üzerinde aynı lamba vardı. Ben küçüğüm annem de içki içmiyor. İçmediği için normal gözüküyordu. Halalarım da hâlâ koca bulma şansı varmış gibi duruyorlardı. Ama bunca yıl geçtiğine göre o şans da nanay olmuştu.
O gece hiçbirimiz mucizeyi konuşmadık; zaten mucize olduğundan da emin değiliz, bunun yerine hava durumundan bahsettik. Sabah yağacak yağmuru içimde hissetmeye başlamıştım bile. Annemin bu geceden sonra hem hesap verecek hem hesap alacak gibi bir havada olduğu kesindi. Artık bu işin sonunu babam ve halalar düşünsündü. “Yemekten artanları buzdolabına koyalım,” dedim. Zira uzun bir süre aç kalacağımız kesindi. Hoş geldin yeni yıl. Evet biz normal bir aileyiz. Mucizelere inanmıyoruz.


