Atiye Gözde Sıdar
Bu kaçıncı gece bilmiyorum. İç sesimin gürültüsünü bir kumandayla sessize almak istedim. Olmadı. Bozulmuş kumanda. Sesi sonuna kadar açık. Alınmıyor sessize. Üstelik kapanmıyor da hiç.
Satış hedeflerini geçmişim. Müşterilerden çokça teşekkür mesajı. Motivasyonum tavan. İşler tıkırında. Ama neden? Neden çizdiler üstümü? Neden buruşturup attılar beni kenara?
Cenderede sıkılıyormuş hissi veren başımın ağrısı, pır pır eden kalp atışlarım “uyu” sinyali gönderiyor gecelerdir. Olmuyor.
Gözlerim rüzgârlı havada içine toz kaçmış gibi acıyor, göz kapaklarım direniyor. Başımı yastığın altına sokup yorganı çekiyorum boynuma. Elektrik prizinden çekilmeli fişim.
Beyaz ışıklı panele iliştirdi doktor elindeki üzerinde beyaz çizgiler olan siyah filmi. Gözünü ayırmadan konuşmaya başladı.
“Şimdi birlikte bakalım.”
Gözüm, filmin ortasında birbirini kovalayan kavisleri seçmeye çalıştı. Kaburgalarım bir mimarın özenle çizdiği beyaz kavisler gibiydi. Doktor parmağının ucuyla dokundu filme.
“Şu çizgiyi görüyor musunuz?”
Görmüyordum. Ya da belki görmek istemiyordum ama anlıyormuş izlenimi verdim. “Hı hı. Gördüm,evet.”
“İyi haber…Kırık yok.”
Acının “iyi” olanı da vardı demek ki. Önce canını yakıp, sonra ağrı kesicilerle bir süreliğine rahatlatanlar iyi sayılabilirdi. Benimki bu kategoriye giriyor olamazdı. Her nefeste kemiğe sürtünen cinsten, nefes aldıkça batan; öksürdükçe kıvrandıran, hapşırdıkça inleten keskin bir bıçak darbesi. Olur olmaz kendini hatırlatan, yatakta dönerken ansızın “buradayım” diye bağıran derin sızı.
Nefesim ciğerimde bir yerde takılıyordu. İçeride görünmez bir tel sanki her solukta geriliyor, nefes alıp verdikçe içerden bir yere sürtünüyordu.
“Bu çatlak dediğimiz durum,” diye devam etti doktor.
“Kötü haber?” diye girdim araya.
“Kötü haber… Çatlağa yapılacak bir şey yok. Vücut kendini zamanla onaracak.”
Onaracak mıydı gerçekten? Zamanla geçecek miydi?
Işıklı paneldeki röntgeni yerinden çıkarıp arkasına yaslandı doktor. Başkalarının da başına geldiğini, yalnız olmadığımı söyleyerek moral vermeye çalıştı.
“Her gün karşılaşıyoruz böyle durumlarla. Oluyor işte böyle kazalar.”
Kaza mı? Hızla koşarken Zafer’in hiç beklenmedik bir anda çelme taktığını, bir kaç adım sendeleyip daha ellerimi yere koyamadan düştüğümü söyleyecektim ki rahmetli babamı gördüm yanımda. Eliyle omuzuma dokunup fısıldadı. “Olur öyle…Geçer.”
Bir anda Yüksel caddesinde Mülkiyeliler Lokali’ni andıran bir yerde oturmaya başlıyoruz babamla. “Anlat bakalım,” diyor. Üstünde şu renkli ekose gömleği.
“Seçil Hanım. Görünüşte Angelina Merkel, entrikada nam-ı değer Hürrem. Her şey Hürrem’in başa gelmesiyle ve saraydaki entrikalarıyla başladı. Önce bir karpuzu ikiye böler gibi çalışanları ikiye böldü. Ne sebeple, neye göre bölündüğümüzü anlamadık hiç. Zaman geçtikçe farkettik ki bir kısmımız onun tarafında, diğerlerimiz düşman saffında. Çalışmaktan başımızı kaldıramazken aldırmadık önceleri. İşimizi iyi yaptığımız sürece ne olabilirdi ki?”
Susuyor babam. Öylece dinliyor beni.
“Zafer. Zafer sattı beni, baba!” diye ağlamaya başlıyorum. Sormuyor hiç “Zafer kim?” diye.
Durmadan anlatıyorum. “Bizim ekibin yöneticisi oldu. Yıllar boyu şirkette beraber çalıştık. Şirkete adadık kendimizi. Deli gibi çalışıyorduk hepimiz. Çok iyi arkadaştık baba. Klasik bir iş arkadaşlığı değildi ki bizimkisi. Ailecek görüşüyorduk. Eşler, çocuklar… Şirkette ciddi ve profesyoneldik. Dışarıda ailecek dertleştiğimiz, bolca gülüp, çokça gezdiğimiz Zafer bu! İnanabiliyor musun baba? Zafer işten atılmam için imza atmış.”
Çok sakindi babam. “Olur öyle!” derken bir demet nergis tutuşturdu elime.
Sonra birden kendimi iş yerinde buldum. Ayakkabılarım yok. Beyaz gömleğim, siyah pantolonum… Boncuk gibiyim. Aaa. Ayaklarım. Ayaklarım çıplak. Nasıl unuttmuşum giymeyi. Ben nasıl geldim işe böyle? Toplantıda ya gören olursa? Hay Allah! Zafer giriyor toplantıya. Bir anda bizim ekip gidiyor. Başbaşa kalıyoruz. Gözlerini kaçırıyor benden. Soruyorum masanın diğer tarafında. “Neden? Neden yaptın bunu bana? Biz arkadaştık seninle.”
Cevap vermiyor. Defalarca soruyorum. Susuyor.
İçimde bir deprem fırtınası. Fay hattım kırılıyor. En derinden başlayıp yüzeye doğru ilerleyen bir çatırdama sesi.
Uyanıyorum. Sol üst kaburgamda derin bir ağrı. Saate bakıyorum. 02:20. Kocam günün yorgunluğuyla devrilmiş. Çocuklar mışıl mışıl uyuyor odalarında. Huzur dolu bir sessizlik içinde ev. Mutfağa iniyorum. Kumanda yine arızalı. İç sesim sonuna kadar açık kulaklarımda. “Neden? Neden yaptın bunu bana?”
“Olur öyle!”


