Emel Altuntaş
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”
William Shakespeare, Hamlet.
Hayatı yaşama ve algılamanın özeti gibi, bu ne yaman çelişki!
İnsan ya ona sunulan oyuncaklarla idare edip boyun eğecek ya da çekeceği acıları bile bile silahlanıp endişe içinde savaşacak. Gelmiştir dünyaya bir kere. Tatlı bir uyku gibi anlatılsa da sırrı çözülmemiş ölüme atlamak, çoğunlukla korkutucudur. Sırtına sarılan yaşam semerini, kendini var ederek taşımak zorundadır. Yaşamak, öyle ciddi bir iştir ki kapı aralığından sinsice bakıp bu iş bana göre değil diyerek kaçamaz kimse. Acı ve tiksinti ile dolu, bütün manzarayı izletir ve o resmi boyayanları da alkışlatırlar insana.
Bunca güzellik; hoş koku, aşk, arzu, kavuşma karşısında var olan çirkinlikler; pis kokular, nefret, ayrılıklar, intikam gibi birbirine karşıt durum ve duyguların kaynağı, aynı değil midir? Tiksinti ve tutku geriliminin oluşturduğu haz, melankolik bir kaçağın teri gibidir. Bu iki gerilimli durum, insanı kaçmak ve kalmak kararı arasında sıkıştırır. Yumuşak ve ılık olan terleme hali rahatsız edicidir de.
Tiksinti ve tutku, birbirine karşıt olup insana, yarattığı çatışma ile inanılmaz bir haz duygusu tattırır. Kendini tehdit altında hissettiği karanlığın içine çekilen insan, oradan kaçıp huzuru bulmak yerine tiksindiği şeyin bağımlısı olabilir. Çünkü o şey, insanda merak uyandırır. Bu iki karşıt duygu aynı eksende dolaşıp durur. Sınırlar koyan ve insana durmasını söyleyen tiksintidir. Çünkü insan, bedenini ve ruhunu korumak zorundadır. O çok tanıdık kirden, kokuşmuşluktan uzak duracak, kendi sınırlarını çizecektir. Her seferinde tuhaf bir şekilde ona doğru çekilse de bu sınırlarla korunacaktır. Oysa insan ne durabilir ne de hoyratça yaşayabilir hayatı. Biri diğerinden daha baskın olabilse de o, dengeyi sağlamak zorundadır. Bu çatışma hali insan var oldukça devam eder.
Tutku; karşıt duyguların sınırlarını görünür kılar, kişinin iradesini zorlayacak kadar heyecan verici, coşkulu bir çabanın içine sokar onu. İnsan, tutkuları uğruna kendi kuyusuna çekilebilir, oradaki körlüğünün farkındadır ve bu çok rahatsız edicidir. Ne yazık ki bu rahatsız edici, ürpertici durumun kaynağı yine kendisidir. Bu, tutkulu bir insanı durdurabilir mi? Sınırları aşma arzusu, yarattığı çekimle onu bulantının ve hazzın içine sürükleyecektir. Bir tür bağımlılık gibidir. Tiksintinin hazzı ya da hazdan gelen tiksinti ile ne kadar da benzerdir. Yasak aşkın korkunç, iğrenç bulunan detayları tiksindiricidir. Oysa zamanla bu çekim tutkuya dönüşür ve bu iki zıtlık birbirini besler.
İnsan, ürpertici ve onu korkutabilecek koridorların, yıkık harabelerin, karanlık mekanların gizemini çözmek ve öğrenmek için onlara yaklaşır. Çünkü bütün bu görünenin bir arka planı vardır. Bu tedirgin edici görünülürlüğün cazibesi, onun ruhunda müthiş bir çatışmayı tetikler. Oradan hem kaçmak hem de orada kalmak arasında gidip gelir. Sanatın her alanında bu karanlık köşeler, konu edilmiştir. Ora halkı da mekâna yakışır, saplantılı ve büyüleyici karakterlerdir. Ölüler, yaşadığını sanan hayaletlerin dünyaya tutunma arzusu ile onlarla karşılaşan ve hayatta olan fanilerin yüzleşmesi, tutku ve tiksintiyi sinemaya taşır. Aynı zamanda; kan, irin, ceset, kusmuk gibi insana ait atıklar, kaynağın yine kendisi olduğu bilgisiyle seyirciyi daha çok rahatsız eder. Gotik edebiyatın estetik anlayışı, insanı korkutmaktan çok kendi karanlık yönleriyle yüzleştirir. Artık sınırlar aşılmış, tiksinti ve tutkunun çeliştiği estetik dansı başlamıştır. İnsanın bilinçaltındaki karanlık, korkular ve bastırılmış arzular, ortaya çıkmıştır.
2002 yılı ABD Avustralya ortak yapımı olan Hayalet Gemi isimli korku gerilim filmi, özellikle balo sahnesinde estetiğin ve gizemin ardındaki tiksintiyi ne güzel anlatmıştır. Müzik ve dans birden durur. Sanki zaman da onlara eşlik eder. Ardından parçalanmalar başlar. Dans edenlerin o güzel vücutları dağılır. Az önce zevkle kıvrılan bedenlerin kanlı parçaları yerlere saçılır. Seyirci üstünde sersemletici bir tokat etkisi yaratan bu sahne, tutku ve tiksintinin kanlı dansını resmeder.
Julia Kristeva’nın “abjekt” kavramı, bu durumu en yakın biçimiyle tanımlar. Benden olan ama ben olmayan arasındaki şeyi ifade eder. Her ne kadar tiksinti duysa da aradaki bağ yadsınamaz. Anne bedeninden ayrılan çocuğun o ilkel bağının reddedilememesi gibi. İnsanı tehdit eden her neyse kaynağı yine kendisidir. Çürüme ve dağılma fikrinden tiksinir. İçine doğru akıttığı duyguların yarattığı heyecanı bastırır. Fakat bu bastırma eylemi, onları yok edemez. Onlar hep oradadır. Bu insanı korkutur, tedirgin eder ve korunma içgüdüsünü tetikler. Hayatta kalmak, var olmak ister insan. Bu yüzden onu tiksindiren tedirgin eden şeylere karşı temkinli ve daha dikkatlidir. Tutkunun bütün zorlamalarına rağmen biyolojik ve etik tedbirler almak için kendi sınırlarını belirlemesi gerekir. İnsan işte tam da burada bir karar vermek zorunda kalabilir. Konfor alanından çıkıp bir bilinmeze doğru sürüklenmek mi yoksa o çok tanıdık huzurlu dünyasında tıkılıp kalmak mı? O karar anı, hazzın zirvesidir. Geriye kalan sadece bulantı hissidir. Çünkü konfor alanının dışı çoğu zaman yasak bölgedir ve başlangıçta tiksinti uyandırır. Bundan sonrası kişinin tutkuya nasıl sarıldığı ile ilgilidir. Tutku onu yaşatacaktır çünkü insan her zaman önündeki engelleri aşmak ve o çekildiği şeye kavuşmak ister. Elbette bu durumda da sorgulama yapacaktır, ya zarar görürsem diye. Demek ki tutku da içinde korku ve endişeyi barındırır. Hatta kolaylıkla tiksintiye dönüşmesi mümkündür. Yazan kalemlerin karanlık kelimelerini yaratır bu dönüşüm. Çekici olanın nasıl rahatsız edebileceği anlatılır edebiyatta.
Güzel olana hayranlık duyan insan, çirkin ve itici olana karşı tiksinti duyar. Her iki durumun da çekim alanı vardır. Biri tatlı ve parlak, diğeri karanlık ve tuhaftır. Sonuçta her iki hal de büyüleyicidir. Sanat bu manzarayı daima işler. Seyirciye, gerilimin yüksek olduğu gizemli, korku filmlerini izletmenin yollarından biri tiksinme duygusunu parlatmakla ilgilidir.
Tutkuyla bağlı olunan birinin hayal kırıklığı yaratması, kişinin iç dünyasında nasıl bir sonuç doğurur? Az önce uğrunda her şeyi yapabilecek olan kişi, şimdi ona tiksinerek bakacak, orada takılıp kalmadan yoluna devam edecektir. Bir bakıma bu, onu ayakta tutacaktır. Bundan sonrasını var etmek için hayatına yine tutkuyla sarılacak ve tiksindirici olanı kendi dışına atacaktır.
Olmak ya da olmamak varoluşsal bir sorgulamadır da. Hangisi, insanı nasıl yaşatır? Her halükarda insan, belirsizliğe sürüklenecektir. Dengede kalmasını sağlayansa onu ötelere taşıyan tutkularıyla aynı zamanda yaşatan ve koruyan tiksinti hali olacaktır.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

