Atiye Gözde Sıdar
İnsanın sahte olanla ilk karşılaşması daha hayatın ilk günlerinde başlıyor.
Sıcak ve korunaklı anne karnından çıktık önce. Gözlerimizi kamaştıran ışıkla soğuk bir dünyaya geldik. “Ne işim var benim burada?” der gibi şaşkınlıkla ağladık hepimiz. En hakikatli yeri geride bırakıp yalan dünya dedikleri yere fırlatılmıştık. Meme emerken kendimizi annemizin gözbebeğinde görüp sonsuz güven ve teslimiyetle kollarında sakinleşecekken, “sahte” ile bir kaç günde tanıştırıldık. Çabucak uyuyalım diye silikon ya da kauçuk bir aparat verildi damağımıza. Alışmıştık, alıştırılmıştık, bağlanmıştık üstelik bu sahte plastiğe. Sonra koparmaya çalıştılar bizi o plastik şeyden. Ucuna acı biber sürüldü. Kendi ellerimizle fırlattık, vedalaştırıldık. Oysa o zamanlarda sahtenin mutluluğu daha cazipti. Acı veren hakikatti.
Çocukluk yıllarında hile ve sahtekarlıkla yeniden tanıştık. Top oynarken kurala uymayan mahalle arkadaşlarımıza küstük. Onlu yaşların başında okey taşı çalanlar olduğunu anlayıp devirdik ıstakamızı. Ya aptal yerine koyulmayı kabul edip oyunda kalacaktık ya da sırtımızı dönüp arkamıza bakmadan gidecektik. Öğrenmiştik hilenin bize ne hissettirdiğini. Daha neler neler öğrenecektik.
Yıllar geçti. Aklımız bâli olup ergenlik yaşlarını atlatınca seçici olmaya başladık. Gerçek dostlarla olmanın getirdiği keyfin yanında, kendimizle baş başa olmanın tadını çıkarmaya başladık. Kitaplara, sinemaya, müziğe merak saldık. Şarkılar dinledik, şarkılar söyledik. Bir müzik seti yeterliydi mutlu olabilmek için.
Sanırım 80’li yılların başlarıydı. Pioneer müzik setiyle tanışma şerefine erişmiştik ağabeyimle. Siyah, yüksek gövdeli kasasıyla o müzik seti salonumuzun en güzel köşesine koyuldu. Ailenin bir ferdiydi artık. Ön panelindeki metalik gri düğmeler ağabeyim ve benim için bir uçağın kokpitiydi. Plakçaların düğmesine basınca içeride bir mekanizma uyanır, çıkan o tok klik sesi bizi hipnotize ederdi. Altta çift kasetçaları ve kırmızı-yeşil frekans ışıklarıyla ihtişamlı gösterirdi kendini. Cam kapağını önüne bir perde gibi çeker, kendini herkesin elinden sakınır, mıknatısa değip çıkan o çıt sesiyle kendini camdan odasına kapatırdı. Toz kondurulmazdı ona. Kirlenmesi ayıp, çizilmesi neredeyse günahtı. İyi gün, kötü gün dostuydu. Keyfimiz yerindeyken basın en yüksek tonlarıyla alt kattaki ve üst kattaki komşuları yerinden hoplatırdı. Sağlamdı, sorumluluk sahibiydi. Şarkı sözlerinde kaçırdığımız yerleri binlerce kez “oynat” , “dondur”, “geri al” tuşuna basmamıza rağmen bir gün arızaya geçmez, tüm görevlerini yerine getirirdi.
Benim gibi 70’li yıllarda doğanlara az katkısı olmadı müzik setlerinin. O dönemin albümlerini defalarca dinleyip tüm şarkıları ezberledik. Dire Straits’ten Ahmet Kaya’ya, Pink Floyd’dan Zeki Müren’e, müziğin her türünde yelpazemiz genişti. “Yalnızlık Ömür Boyu” dinleyince kendimizi dünyanın en yalnız insanı hisseder, Mark Knofler’in her gitar teline dokunuşunda transa geçer, Barış Manço’nun ayrı kalan kol düğmelerine üzülürdük. Ben ise üstü açık bir Chevrolet’de tatlı, serin rüzgâr saçlarımı uçuştururken Hotel California’ya gider, Smooth Operator’ın solo saksofon kısmında yakut gibi parlayan geceler hayal ederdim. Bir kaç sene önce Rolling Stone dergisi için Don Henley’nin röportajını okuduğumda şarkı sözlerini kendi zihnimde ne kadar sığlaştırmış olduğumu farkettim.
Hotel California ~ Don Henley
Şarkı bize sahtenin bazen bir insandan çok bulunduğumuz ortam olabileceğini anlatıyordu aslında. Karanlıkta giderken karşımıza çıkan ilk ışıltılı yerin, sıcakkanlı ve misafirperverlikle bize “Hoş geldin” demesine aldanıp daha sonra cennet mi cehennem mi karar veremediğimiz bir metafordu Hotel California.
Bir nevi Amerikan rüyasıydı. Sahte ile gerçek aynı kapının eşiğinde duruyor:
İstediğin zaman çıkabilirsin…
(You can check out any time you like…)
ama asla gidemezsin…
(but you can never leave…)
Böyle sabitliyordu bizi olduğumuz yere. Bazen en güvenli sandığımız yerin hapishanemiz olabileceği gerçeğiyle yüz yüze bırakıyordu bizi.
Smooth Operator ise insanın gönül ilişkilerindeki sahteliği fısıldıyordu kulağımıza. Çekici, karizmatik, güven duygusu veren bir adamın aslında oradan oraya gidişini dinliyorduk Sade’den.
Sahtenin dayanılmaz cazibesi bir hakikat olarak karşımıza çıkıyordu. Gönül ilişkilerinde kendini kolayca sevdiren ama pürüzsüz tavrını maskeleyen adamdı Smooth Operator.
Defalarca dinlemekten hiç sıkılmayacağım yüzlerce şarkı var. DJ’liğe geçip bir istek parçası gönderiyorum şimdi. Sadece gerçeği arayanlara…
Cem Karaca’dan gelsin.
Doğarken ağladı insan; bu son olsun, bu son. Doğarken ağladı insan; bu son olsun, bu son.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

