Zeynep Pınarbaşı
Zincirlikuyu Mezarlığının kapısındayım, tipi şeklinde kar yağıyor. Kafamın üstündeki gösterişli kapının üstünde “Her canlı ölümü tadacaktır,” yazıyor. Kocaman bir yalnızlık var kapının ardında.
Sabah saatlerinde Taksim’de bir görüşmem vardı. Sonra mezarlığa gidip işlerimi hallederim, diye düşündüm. Ama hayatın planları hep kendine göre olduğu gibi o gün de öyle işledi. Kar sebebiyle karayolunda sıkıntı yaşamamak için tramvaya bindim. İnsanlar çörekotu taneleri gibi kalabalık bir nokta yığını, ilk duraktan binmeme rağmen oturamadım. Oturamadığım gibi o kalabalık beni sıkıştırdıkça sıkıştırdı. İkinci durakta o kadar insan yetmez gibi birbirini iterek içeri girmeye çalışan ve kalan boşluklara sığmayacak bir yığın vardı. Üçüncü durak benim için varacağım yer değildi ama orada kalmak zihnim için müthiş bir acıydı. Ter bastı, yanaklarıma alev oturdu, içim o tramvayın vagonu gibi sıkıştı, kendimi dışarı zor attım. Boş olabilecek bir otobüs bekledim. Kalabalığın azaldığı kendime yalnızlık kurabileceğim bir alana ihtiyacım vardı.
Taksimde kar kış kimseyi etkilememiş, su dalgası gibi dağılıyordu insanlar. İstanbul eskiden görünmez bir şehirdi benim için içinde kaybolduğum, su dalgasına kapılıp oradan oraya savrulduğum, şimdi yalnızlığıma bile izin vermeyen bir canavar gibi.
Taksim sonrası madem çıktım, diyerek planımı bozmadım. Metroya bindim. Kendine ritim yaratmış insan kalabalığında süzüldüm vagonun içine. Yalnızlığıma ait bir alanım vardı.
Yazı grubumuzda her gün bir tetikleyici kelime, cümlemiz oluyor. O günün kelimesi: Otobüs geçmeyen durak. Kendi içinde nasıl da yalnız bir mekân aslında üstüne çok şey yazılabilirdi. Yazdı da herkes, ben hariç. Ben olmayan bir varlığı, otobüs geçmeyen durağım yaptım o gün.
Taksim sonrası durağım Zincirlikuyu Mezarlığı’ydı. İnsanın işi düşünce orası resmi bir alana dönüşüyormuş. Yıllarca her gün önünden geçtiğimiz, dalga geçerken “Haydi Zincirlikuyu’ya ya da seni Zincirlikuyu paklar” dediğimiz yer o gün güçlü bir varlık oldu benim için. Mezarcı oradaydı, almadığımız mezarlık tapusu oradaydı, mezarcı ile sözleşme yapmak gerekti, mermerden yapılacak mezar için ruhsat gerekti. Hepsi o sessizliğin gömülü olduğu ihtişamlı kapının ardındaydı.
Birisi ölünce onun adına her yaptığın şeyde biraz daha ölüyormuş, gerçekten öldüğünde de siz var oluyormuşsunuz. Ben artık var olduğumu düşünmeye başlamıştım. Osmanlı tokadını yemeden önce. Nuri Bilge Ceylan’ın dediği gibi “Biri ölür, üzülmezsiniz. Sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz. O hırkanın duruşu kalbinize oturur.”
Metrodan çıkıp mezarlığa doğru yürürken eşime mesaj attım, “babamın mezarlık ada parseli neydi?” yazdım, cevap gelmedi. Bir tanıdığın attığı fotoğrafı bulup eşime yolladım. “Bana sorsan söylerdim,” yazdı. “Yazdım cevap vermedin,” dedim. Baktım mesaj gerçekten yok. Başkasına yollamışım. Geri dönüp mesaj kutusuna baktım kime sordum diye, mesajı babama atmışım.
Otobüs geçmeyen durak: Babamdı. O kocaman arazinin içindeki yalnızlıkta içimde bir kalabalık oldu, çekip gittiğini düşündüğüm tüm eski tanıdıklar, anılar, okul arkadaşlarım, mahalle komşularım koluma girmiş mezarlığa doğru benimle geliyordu. Arkadaşımı arayıp ağladım, ağlaya ağlaya yürüdüm. İşim bitince yakınlarda olan bir çocukluk arkadaşımı aradım yanına gittim.
O koca şehir, beyaz taşlarla döşeli mezarlık, kar taneleri, yığınla insan ve tek başıma ben. Yalnızlık kimsesizliktir. Yalnızlık ve tek başınalık birbirinden ayrı iki kavramdır. Tek başına olmak, kendi seçimimiz olduğunda; rahatlatıcıdır, iyi hissettirir ve olumludur. Tek başına kalıp resim yapmak veya kitap okumak isteyebiliriz. Evde tek başına televizyon seyretmekten, sinemaya gitmekten, sosyal medyada gezinmekten hoşlanır, bunun için kendimize programlar yapabiliriz. Kişinin kendi seçimi olmadığını hissettiren durumlarda ise tek başınalık yalnızlık duygusunun açığa çıkmasına neden olur. Ben hayatım boyunca tek başınalığı sevdim. Birileri varken kendimle olmayı öğrendim ama o gün, o dakika, sokakta üşüyen kibritçi kızdan farkım yoktu. Otobüs geçmeyen bir durağa dikilmiş gelecek aracı bekliyordum.
Şu an oturduğumuz siteye on yıl önce taşındık. Bu mahallenin en sevdiğim yanı, etrafı çok fazla mezarlıkla çevrili olmasıydı. Mahallenin büyük parkının arka tarafı mezarlık, piknik masaları, yürüyüş ve koşu parkuru olan bu alanın mezarlığa bakan tarafları genelde boş oluyor. Saklanan aşıklar dışında bir de ben oluyorum. Yaşamın gürültüsüne karşı ölümün huzuru kaplıyor etrafı. Şehrin kaosu kalabalık bir yaşam belirtisi olarak hemen arkamda devam ederken mezarlığın sükuneti kendi yalnızlığım olarak eşlik ediyor. Bazen insan, yaşayanların sahte kalabalığından kaçıp ölülerin dürüst sessizliğine sığınmak istiyor.
Bazen o mezarlıklar yas tutanlar için bir buluşma noktası, bir tür “keder kalabalığı” haline gelir. After Life dizisinde olduğu gibi Tony (Ricky Gervais) sık sık eşini ziyarete gider ve bir süre sonra mezarlıkta yine eşini ziyarete gelen Anne (Penelope Wilton) ile tanışır. Bu yalnızlık ikisi arasındaki keder kalabalığına dönüşür.
Ahlat Ağacı birçok Nuri Bilge Ceylan filmi gibi yalnızlık temasını çok iyi işler. Ama burada o kalabalık içindeki yalnızlık daha fazla vurgulanır. Filmin adını aldığı “Ahlat Ağacı” doğada tek başına, eğri büğrü ve uyumsuz büyüyen bir ağaçtır. Doğada yalnızlığın fiziksel ve ruhsal temsilidir.
Filmde Sinan’ın (Doğu Demirkol) yalnızlığı başlangıçta bir üstünlük kurma çabasıdır, kendi dünyasında entelektüel yalnızlıktır. Kitabını bastırdıktan sonra kimsenin onu okumamasıyla bu durum, acı bir “terk edilmişliğe” dönüşür. Kitaplarının bir bodrum katında küflenmesi yalnızlığı ve kimsesizliğini perçinler. Sinan, film boyunca babası İdris’i (Murat Cemcir) hor görür ve onun toplumdan dışlanmışlığını borçlar, kumar, gariplik durumunu bir başarısızlık sayar. Finalde, kalabalığın içinde ona gerçekten dokunabilen, onu “okuyan” tek kişinin, kendisi gibi yalnız ve uyumsuz olan babası olduğunu anlar. Filmin finaline doğru gelişen olaylar ve kuyu metaforu, bir tür “yaşarken gömülme” veya kendi yalnızlığında boğulma hissini çok iyi verir. Mezarlık sahneleri olmasa bile, ölümün soğukluğu ve bireyin toplum içindeki izolasyonu filmin her karesindedir. İnsandan duvarların içinde yine insanın kendisi tektir.
Doğarken kalabalığa doğan çoğu insan, ölürken yalnızdır. Ölüm insanın tek başına kalmasını kollar, Azrail bir duvarın ardında kalabalığın yok oluşunu bekler.
Hayat, tüm kalabalıklara rağmen insanın içine yalnızlığı sıkıştırıvermiştir. Ne yaparsan yap o yalnızlık dolmak bilmez. Çok az insan kalabalıktır ya da öyle olduğunu zanneder. Martin Heidegger’e göre insan, “Ölüme doğan varlık”tır. Heidegger kalabalığa “Herkes” der. Kalabalık, ölümü unutmak için sürekli konuşur, oyalanır ve gürültü çıkarır.
Aslında modernitenin öncesi yalnızlık kavramı yoktu, sanayi devrimiyle beraber ortaya çıkan bir kavram oldu. Yıllar içinde yalnızlık bir soruna dönüştü hatta anketlerde hava kirliliği, obezite, aşırı alkolden daha ölümcül olarak belirlendi. Evliliğin ömrü uzattığı sonuçlarına varıldı. Evlilik olmasa bile her insanın bir yol arkadaşına ihtiyacı var. Tek başınalık gerekli ama bir yoldaş her daim olmalı, hayatın çekilir tarafı bu dostluklardır.
Kendi kalabalığımızı yaratmalıyız. Her insanın, kalabalığın içinde otobüs geçmeyen bir durağı vardır ve bir gün onu bulur.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


