Nilgün Karataş
Dışarıda St. Petersburg’un meşhur dondurucu, grisi hakim. Yağmur sağanak halinde yağıyor, şemsiye almadan çıkmak olmaz. Hele de paltonuz eskiyse…
İşe hayli geç kalan bir adam bu yazının kahramanı; tipini boş verin şimdi, şube müdüründen azar işiteceğini bildiği için canının sıkkın olduğunu bilmeniz önemli. Kibar bir ortamda çalışmasa çoktan ayrılıp gideceğini söylüyor ama bu doğru değil. Öyle bir seçim şansı yok. Bir de âşık; müdürün kızını seviyor.
Adı, Aksenti İvanoviç Poprişçin. Bir devlet dairesinde çalışıyor; noktadan sonra kelimelere küçük harfle başlasa da, evraklara yanlış tarih atsa da son derece önemli bir işi var; genel müdürün kalemlerinden o sorumlu! Sırf bu yüzden kıskanıldığını düşünüyor; ekselansları odasına çağırıp kalemlerini ona açtırıyor ya!
Dünyanın bütün düzeni sanki o kalemlerin ucunun ne kadar sivri olduğuna bağlı; kalemleri büyük bir özenle, tek tek yontuyor. İşini öyle önemsiyor ki; sistemin onun hayatını nasıl yavaş yavaş yonttuğunu fark etmiyor. Parmakları mürekkep lekelerine bulaşırken, kalbi rütbeler cetvelinin katı basamakları arasında sıkıştıkça sıkışıyor.
Bir 3 Ekim sabahı günlüğüne o ilk cümleyi düşüyor: “Bugün önemli bir olay oldu.”
Önemli dediği olay; çarşıda aşık olduğu kızı görmek. Ancak kendini ona göstermek istemiyor; çünkü kılığı kıyafeti pek de uygun değil. Sevdiğinin karşısına çıkmaktan değil, onun gözünde önemsiz görünmekten korkuyor. Hepimiz biliyoruz ki bazen iki insan arasındaki aşkın en önemli meselesi sevgi eksikliği değil, sınıfsal uçurumlardan yuvarlanmak, unvanların duvar ördüğü o yasak bölgede kaybolmaktır.
Duymak istemese bile sosyal konumu ona şunu fısıldıyor: “Sen genel müdürün kalemlerini açan yedinci dereceden bir memursun, onun dünyasına ait değilsin.”
Neyse ki her duygu herkesi aynı sona götürmüyor; insan bazen eksikliklerin yerini aklının hiç beklenmedik oyunlarıyla tamamlayabiliyor. Kimisinin hayal kurma yetisi tamamen kayboluyor; kimisinin de tam tersine taşacak kadar çoğalıyor.
İşte Poprişçin’in asıl hikayesi de tam burada başlıyor. Yaratıcısı Gogol; Akaki Akakiyeviç’ten esirgediği yetenekleri Aksenti İvanoviç Poprişçin’e bahşediyor. (*) Palto’da Akaki’yi önce bir tutkuya esir eden, sonra acımasız gerçeklerle karşı karşıya getiren Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin’e gerçekliği değiştirecek kadar güçlü bir hayal gücü veriyor.
Gerçek dünya onu ne kadar hor görürse görsün; Poprişçin başka bir dünyanın kapısını aralamaya başlıyor. Önce köpeklerin konuştuğunu duyuyor, sonra onların mektuplaştığına inanıyor. Gerçeklik yavaş yavaş çatlıyor, o çatlaklardan içeri, başka bir hayat sızıyor.
Ve bir gün İspanya tahtının boş olduğunu öğreniyor. Artık geri dönüş yok: Poprişçin, kral oluyor.
Çünkü olmak zorunda. Çünkü bir erkeğe çocukluğundan itibaren anlatılan masallar bunu gerektiriyor. Çünkü farklı hikâyelerin içinde hep aynı vaat sunuluyor: Güçlü olursan sevileceksin.
Erkeklerin omzuna daha çocukken görünmeyen apoletler iliştiriliyor. Kimse onları görmüyor ama onlar hep hissediyor. Daha yükseğe çıkmaları, daha güçlü olmaları, daha çok kazanmaları bekleniyor. Sanki sevginin de saygının da yolu aynı yerden geçiyormuş gibi…
Bu dayatmacı illüzyonun içinde Poprişçin’in kaçış yolu olarak kral olmayı seçmesi ne manidar değil mi?
Onun zihni, gerçekliğin o boğucu baskısına dayanamayıp çatladı ve nihayet İspanya tahtının boş olduğunu öğrendiği an, kendi sırça fanusunu tamamen kırdı: “Ben İspanya Kralı VIII. Ferdinand’ım!”
Artık o, akıl hastanesinin soğuk koridorlarında paçavralar içinde yürüyen ama zihninde pelerinini savuran bir hükümdar.
Ancak kral olmanın da ağır bir bedeli var! Hele de kutsanmamış bir kralsan bunu sana ödetirler. Bizim kral da adına tedavi deseler de yeterince işkence görüyor.
“Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur! Gör, nasıl hırpalıyorlar evladını bağrına bas mutsuz öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık, insanlar aleminden attılar onu… Bari sen acı hasta oğluna anacığım!”
Öykünün sonundaki bu yalvarış, kralların bile kaybettiğini anlatıyor bize. Eğer sistem kuruculardan biri değilsen kral olmayı da seçsen, aklını da yitirsen bir kaybedensin.
Bu nedenle Poprişçin’in hikâyesini yalnızca bir memurun delirmesi olarak okumak hem ona hem de kendimize büyük haksızlık olur. Buradaki en büyük talihsizlik, belki de bizler için uydurulan hikâyelere fazla inanmamız. Zavallı Poprişçin’in durumu da buydu. Delilik burada bir zafer değil; çıkış yolu bulamayan bir ruhun son savunması. O, bir erkeğe küçüklüğünden itibaren zerk edilen “güç, iktidar ve rütbe sahibi olma” zorunluluğunun yarattığı tuzağa düşen bir kurban sadece.
Seçimler… Ve sonuçlar…
Evet Poprişçin, Çarlık Rusya’sının katı “Rütbeler Cetveli” içinde, bu eril kontratın altında ezilen bir adamdır. Müdürünün kızına duyduğu imkânsız aşk, aslında sistemin ona sunduğu o “kadına sahip olma ve gücünü kanıtlama” arzusunun hüsranla bitmesidir. Poprişçin bu ağır eril yükü taşıyamayacağını, o kontratın şartlarını yerine getiremeyeceğini anladığı an, zihni ona en trajik ama en şefkatli kaçış rampasını sunar: Delirmek.
Poprişçin belki de delirerek kurtulmak istemiştir bu yükten. Gerçekliğin o boğucu taleplerine itaat edip bir “hiç” olarak yaşamaktansa, akıl sınırlarının dışına taşımıştır kendini. Kendi krallığına sığınmıştır. Ancak trajedi hiç bitmez; deli bir kral olmanıza bile izin vermezler. Sonunda elinizden tacınızı da alırlar, pelerininizi de. Geriye yalnızca annesine seslenen bir çocuk kalır.
Gogol’ün bize bıraktığı en acı soru ise şudur: İnsan gerçekten ne zaman delirir? Kendini kral sandığında mı, yoksa değerli olabilmek için ömrü boyunca kral olması gerektiğine inandığında mı?
Buyrun seçin…
* Nikolay Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Varlık Yayınları, Nihal Yalaza Taluy.

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


