Melek Toksoy
Hepimiz dünyaya yalnız doğarız. Aile, akrabalar, arkadaşlıklar, öğretmenler ve yaşadığımız yerdeki insanlar bizi hayata hazırlar. Aidiyet duygusuna ihtiyacı olan canlılarız. Aidiyet çocukluktan itibaren ruhlarımıza yerleşirse, hayata direncimizin gücü bizi daha yükseğe taşır; aksi durumda içsel yalnızlığımızın gürültüsünde sallanırız.
İşte tam da bu noktada, aidiyet arayışımızla içsel yalnızlığımız arasında bir gerilim belirir. Yetişkinliğe adım attığımızda ise bu gerilimi bir çatışma olmaktan çıkarıp bir uyuma dönüştürmenin mümkün olduğunu fark ederiz. Artık birer birey olduğumuzu kavradığımızda; değerimizi ve kendi sesimizi özgürce duyabilir, kendimize dalarak, keşfederek kendimize ait bir yaşam sürdürebiliriz.
Ancak bu keşif yolculuğu, çoğu zaman kalabalıkların içindeki o derin yalnızlıkla başlar. Muhtemelen yaşanılan bir olay neticesinde de yükselir; bazen yalnız bir adamın ya da zorlanmış bir hayat yaşayan kadının hikayesi verir bize yalnızlıkları ve kalabalıkları.
Tepeden aşağıya kıvrılan yolda, aşağı yukarı inip çıkan bir insan seli… Birbirleriyle konuşanlar, bağıranlar, telaşla omuz çarpıp bir özür bile dilemeden geçenler ya da suskun, ağır ve önüne dalgın bakarak yürüyenler. Yokuşun düze kavuşup kıvrıldığı yerde, köşedeki bir binanın penceresinden bakan ve o sessiz, başka bir dünyanın fanusundan yürüyenlerin farkına varan Yalnız Bir Adam…
Bir kadına takıldı gözleri; elinde bavulu, sırtında çantası… Kadın da hissetmişçesine ağır ağır başını kaldırdı, penceredeki adama baktı. Birbirlerini gördüklerinden emindiler. Perdeyi çekti. Haftalardır gündüz gece dinlediği plağı bir kez daha koydu:
“Dudaklarımda bir ateş, avuçlarımda alevsin, sensiz yalnız sensiz içim, ilahımsın sevgilim, sen benim her şeyimsin…”
Notalar yanıktır, külleri uçuşur, birkaç fotoğraf onlara karışır…
Kapı çaldı. Arkadaşları ellerinde yiyecek ve içeceklerle, abartılı bir coşkuyla içeri girdiler. Sarıldılar; “Ya üzülme, başka aşk mı yok, unutursun,” dediler. Adam ise hâlâ; “O’nun gibisi yok, ikimizin rengi gibi olur mu hiç?” diyordu. Onlar, karşılıksız bir aşktaki bu inadı anlamıyorlardı. Sıkıntıyla oturdu. Arkadaşlarına cevaplar verdi, güldü, hatta fıkralar anlattı; arada duvardaki saatine göz ucuyla bakıyordu. Gözleri buğulandı. Zaman yayıldıkça yayılmıştı. Nihayet gittiler. Yaranın tadını çıkarırcasına eli pikaba uzandı…
Meltem, ailesinin zoruyla genç yaşta evlendirilmiş bir genç kız… Her iki tarafta bir dolu akraba, okul arkadaşları… Ama sadece annesi ve birkaç arkadaşı onu duyuyor. Kadın kadını anlıyor, ama anlamak yetmiyor. Adam şiddet yanlısı. Meltem şafaklara kadar uyuyamıyor. Atalarının ağıtları kulaklarında…
Şimdi ise dünyanın bir yerinde yaşayan Meltem, şafak vakti apansız uyandı yine. Balkona çıktı. Göğe baktı, doğayı dinledi, bahçesindeki açmış bir çiçeği hissetti. Atalarının fısıltılarını duydu: “Şafak, hislerin en güçlü yaşandığı zamandır,” dediler…
Tekrar uyumayı denedi, olmadı; çayı ateşe koydu. Bavulunu ve sırt çantasını hazırladı. Kendini iyice duymaya ve bir değişime daha ihtiyacı olduğuna hükmetmişti. Trene bindi; gitmek istediği yerleri doğaçlama ayarladı. Başını kompartımanın penceresinden uzatırken saçları özgürce savruldu. Meltem trene binerken, yalnız adam hâlâ kıskaçlarında daralıyordu.
Yalnızlığın acısını, sıradanlaşmasını ve giderek artan umutsuzluğunu yenmek için çıkışı bulmaları ilk başta zor görünen yukarıdaki örnekler; kalabalığı değil, onların içinden uzanacak samimi elleri beklerler.
Meltem; çocuk denecek yaşta evlendirilmesiyle yaşadığı travmalarından, muhtemelen kendine uzanan bir yardım eliyle kurtulmuş olsa da artık güçlenmiş fakat dipten tam silinmemiş, kalbine yapışmış ve kuş olup gitmeyi beceremeyen o derin yalnızlık duygusunu bu defa kendi elini kendine uzatarak yenmiştir. Ait olamadığı yeni bir kalabalığa ölçülü uyumlarla, muhtemelen taviz vererek dengeyi sağlamış ama kendine sesini bu kez farklı yükseltmiştir. Tüm bunları başarmadan önce, zorluklarıyla pek çok kişiyle aynı noktadaydı belki. Yani; kendilerini sevmeye fırsatları olmamış, toplum içindeki çaresizlikleri “ıslak kabullenişlere” evrilmiş olanlarla… Kendini tanımanın, kendine dönmenin, yani kendini seçmenin değerini bulmayı bırakın; aldıkları nefese bile şükredemeyecek kadar buğuludur derin yalnızlığında boğulanların hali.
Tüm bunlar onları istemedikleri bir yaşam biçimine; kasvetli, ait olmadıkları, yabancılaştıkları bir topluma, hatta yanlış insanlarla yaşamaya mahkûm eder. Bazıları ‘yanlış’ da yapar; hatta ciddi yanlışlara sürüklenirler. Bu da insan psikolojisini istenmeyen durumlara kaydırabilir; ahlaki çürümeler ve psikolojik gerilimler içerisinde bir yaşama kadar sürükleyebilir.
Fyodor Sologub’un 1905 tarihli ünlü romanı Küçük Şeytan’ın (Petty Demon) ana karakteri Peredonov da kasvet, psikolojik gerilim ve toplumdan yabancılaşma ruh halini şu pasajda çok iyi yansıtmıştır:
“Sokaklarda ve evlerdeki bu uyuşukluğun ortasında, cennetten bu yabancılaşmanın altında, kirli ve güçsüz yeryüzünde, Peredonov belirsiz korkularla işkence görerek yürüyordu ve yüce olanda da veya dünyevi olanda da onun için hiçbir teselli yoktu. Çünkü, her zaman olduğu gibi, dünyaya ölümcül gözlerle, korku ve melankoliyle kasvetli bir yalnızlıkta kıvranan bir iblis gibi bakıyordu.”
Peredonov’un çocukluğu, muhtemel bir aidiyet ve sevgi eksikliği, hatta şiddetle geçmiş olabilir. Bunu bilmiyoruz; sadece yazarın kendi hayatından esinlenmiş olduğunu kaynaklardan tahmin ediyoruz. Peredonov karakterinin bakış açısından dünya uyuşuktur ve yabancılaşmıştır. Ona ne yüce idealler ne de gündelik zevkler teselli sunar. Etrafındaki her şey (ölüm, yağmur, rüzgâr, ağaçlar) onun içindeki korku ve melankoliyi, dışlanmışlığı, dünyayı bir ‘ıssızlık’ olarak algılamasını yansıtır. Peredonov’un yaşadığı, bir nevi ruhsal ölümdür aslında. İçindeki bu ölüm, “küçük şeytan” metaforuyla ruhsal bir hastalığın portresine dönüşmüştür.
Peredonov karakteri; Meltem’in çocuk yaşta evlendirilmesinden kaynaklı travmasına bağlı derin yalnızlığının ya da penceredeki Yalnız Adamın yalnızlığının edebiyattaki en uç yansımasıdır. Onlar şeytanlaşmamışlardır ama kendilerini yine de Peredonov gibi dünyevi zevk ve ideallerden çekmiş; melankolik, ıssız, umutsuz ve kasvetli bir yalnızlıkta kalmışlardır. Meltem kurtulmuştur. Yalnız Adamın kurtulmuş olması da kendisine bağlı olacaktır.
Yalnızlığı, muhtemelen kalabalıklar içindeki yalnızlığı anlatan metaforlar zaten hep hüzünlüdür, değil mi? Kısa öykü yazarı V. G. Korolenko, Çağdaşımın Tarihi (1922) kitabında bir pasajda şöyle yazar:
“Birdenbire; bilinmeyen çocuğun ölümünü, o geceyi, yalnızlığın ve karanlığın melankolisini, yakın zamanda yaşanan ölümün hüznüyle örtülü bu yerin ıssızlığını canlı bir şekilde hissettim… Ve yağmur damlalarının kederli düşüşünü, iniltiyi, rüzgârın ulumasını ve veremli ağaçların acı verici titremesini… Ve zavallı kızın ve sert babasının yalnızlığının korkunç melankolisini…”
Burada Korolenko yalnızlığı ‘Veremli Ağaçlara’ benzetmiştir. Bu anlatım bana genç yaşta evlendirilen Meltem’i tekrar hatırlatıyor. Meltem’in aile yapısını, geçmişini, yaşadığı yeri bilmesek de yaşadıklarının sonucu açıktır. Değiştiremeyeceğine inandığı bir yaşamda, tıpkı bu veremli ağacın titremesinde olduğu gibi, kendine uzanacak güvenli ellere muhtaçtı…
Nitekim Meltem, edindiği yeni tecrübeleriyle bize şunu söyleyecektir:
“Hayatın o acıklı, bir o kadar da gürültülü sahnesinde; herkesin bir şeyler söylediği ama kimsenin birbirini tam duymadığı, birbirini ve en çok da beni topuklarıyla ezdiği, herkesin beni konuştuğu ama kimsenin benimle konuşmadığı o kalabalıkta yok oluyordum. Tek başıma zordu, destek aldım ve bir şekilde çıktım her şeyi geride bırakarak. Bavulumda biriktirdiğim o yaşadıklarım, kırgınlıklarım, savaşlarım beni dış dünyaya kapatmadı; aksine, kendi içimde daha geniş bir dünya kurmamı sağladı. Başlarda çok yoruldum, epey bir zaman tek başınaydım. Artık hayata dalarak, kendimi duyarak yaşıyorum ve yalnızlığım bir eksiklik değil; bilakis kendi içimde kurduğum kalabalıklarımın, yani yaşanmışlıklarımın bana bir armağanıdır.”
Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerindeki ruh halini hatırlatır Meltem’in bu yaklaşımı: “İnsanın kendi içinde kurduğu o kalabalık, dışarıdaki tüm gürültülerden daha gerçektir.”
Bazı insanlar ait olduğu toplumda kendini rahat hisseder, sahip oldukları onlar için yeterlidir. Fakat bazıları vardır ki sevgiye, arkadaşlara ve aileye sahip olmalarına rağmen, onlara mesafeler koysalar da yine yalnızdırlar. Anlamlandıramadıkları bir boşlukta sallanır; yutar, yok ederler kendilerini. Kuru bir kalabalıktır içlerindeki uyumsuz sesler; boğuşur kalırlar. Ancak yaratıcılıklarını devreye sokarlarsa kendilerini duyar, keşfeder ve bunu gerçekten isterlerse yalnızlıkları bilinçli bir seçime akar. Yalnız Adam bana göre boşlukta sallanan, ilk fırsatta da karşılıksız ya da biten bir ilişkide ısrarla boğulmayı seçen bir karakter. Sonu olmayan, içinde yarattığı ve onu yutan bir kalabalıkta, ancak kendi elini kendine uzatmasıyla kurtulabilecektir.
Kimisi de bulunduğu mahalleye, çevresine uyum sağlamaya çalışırken, aidiyet hissi boşluğunu tamamlarken iç sesini kaybeder. Çevresi kalabalıktır; onların duymak ve görmek istedikleri şekle girer, başı döner ve haliyle kaybolur. Fakat her yolun bir dönüşü vardır. Dönemeçte durursa ilk yapacağı şey, neler yapabileceğinin keşfidir yine. Yıllardır rafta duran bir diploma olabilir ya da çevre değiştirerek en keskin çözüme ulaşabilir. İçsel yalnızlığına ulaşarak bunu huzurla sürdürebilir. Meltem geçmişini aştığı halde, yeni çevresine belki ödün vererek uyum sağlarken iç sesini duymakta yine zorlandı; ama artık deneyimliydi, bu uzun sürmedi ve kendine yeni fırsatlar sundu.
Tüm bu geçişler evrende çok değerlidir. Bebek, çocuk, genç ve yetişkin olarak sürdürdüğümüz bu yaşamımızı; değerimizi keşfederek, sınırlarımızı ve koşullarımızı aşma gayretimizle, kendimize olan vicdani sorumluluklarımızla daha konforlu sürdürebilmeyi başarmak ne iyi olurdu.
Kendine kalabalık olabilmek, kendine ses olmak, kendine öyküler yazabilmek… O öyküler; sofralar kalabalık olursa, hayata karışırsan, trene atlayıp başka kültürlere merak duyarsan, döndüğünde benzersiz bir mutluluk ve derinlik kazanmış olacaksın. Yaşanılan hayatın kazandırdığı yalnızlığı duymak, dinlenmek…
Kalabalıklar ihtiyaçtır. İçsel yalnızlığımızı dengeleme ucudur; ahenkle, terazimizle… İçsel yalnızlığımızın terazisinde kalabalıklar ağır bir kefedir belki; ancak dengeyi sağlayacak olan, kişinin kendi iç sesidir, yani en değerli tartısıdır. Kurtuluşumuz yine kendimizdedir.

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

