Süleyman Güner
Bu kasabaya atandığını duyunca sevinmişti Elif. Yeni görevine başladığı ilk sabah, kasabanın en yaşlı binalarından birindeki kütüphanenin yüksek, tozlu raflarına bakarken, kendi iç dünyasını şaşırtıcı bir benzerlikle yansıtan bir detayla karşılaştı; kütüphane müdürü emekli Niyazi Bey, kasıtlı olarak kütüphanenin en önemli eserlerini, üzerine “Dokunulmaz” yazılı eski, kilitli bir camekân dolaba kaldırmıştı.
“Bu dolap neden kilitli Niyazi Bey?” diye sordu Elif, elindeki katalog defterine bakarken.
Niyazi Bey, gözlüklerinin üstünden nefti yeşil gülümsedi. “Bazı kitaplar, Elif kızım, bazı gerçekler… Onlar seni sen yapan şeylerdir. Ama zamanı gelene kadar rafa kalkmaları gerekir. Açık dururlarsa, onların ağırlığı altında ezilebilirsin. Kilitli dururlarsa, var olduklarını bilir, ancak yavaşça güçlenmeyi beklersin.”
Elif’in kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpındı. Niyazi Bey, onun kendi 99. çekmecesinden bahsediyor gibiydi. “Yıkıcı Dürüstlük” çekmecesinin anahtarını, yani çocukluk utancını ve o dürüstlüğün yol açtığı büyük kaybın suçluluğunu, kasabaya gelir gelmez, iskelenin ucundan derin mavi sulara fırlatmıştı. O çekmecenin kilitli kalmasının, hayatta kalması için bir zorunluluk olduğuna inanıyordu. Bazı çekmecelerin -acı veya nefret gibi mesela- kilitli kalmasının veya sonsuza dek kaybolmasının kişinin iyiliği için gerekli olduğunu henüz bilmiyordu. Hikâyenin sonunda ruhun çekmecelerinin güzel, parlak ve karanlık, tozlu anıları eşit derecede barındırdığını fark etmenin, kendini bütün olarak kabul etmenin anahtarı olacağından habersizdi.
“Laptopu hızla kapattı, sürükleyici başlasa da bu bilgece yazdığı satırlardan, kendi zihninin çekmecelerini karıştırmaktan korkmuştu. Bu sonu belli hikâyeyi hiç bitirmeyecekti. Yüzleşme denizinin karanlığına dalmak istemiyordu. Oysa bu öyküyü yazsa, bir dergiye gönderse hemen yayınlarlar, “Kim bu acaba?” diye merak ederler, bir anda popüler bile olabilirdi. O zaman da “Benim popüler olmaya niyetim yok, ben yazmak, sadece yazmak, edebiyat yapmak istiyorum,” diyen yanı, popülist yaklaşımından dolayı onu çarmıha gerebilirdi.
Yüzünü yıkadı, laptopa bakmak yerine uzaklara daldı. Uzaklardaki çekmeceleri açmak daha kolaydı ne de olsa. Kendisiyle ilgisi olmayan, üçüncü çoğul şahısların çekmecelerini kurcalamak, onlara kafasına göre roller biçmek, orada sansasyonel, kirli çamaşırlar bulup, okuyucuların beyninde havai fişek gibi patlatmak kolaydı. O çekmeceleri bir küratör titizliğiyle, bir eleştirmen edasıyla sürekli sıraya dizmek, bozmak, yeniden dizmek… Ama iş kendisine gelince Pan’ın Labirenti’ne girmek korkutucu ve zordu.
Bu öyküyü okusa mesela derginin editörü -ki o gün saçları fönsüzdür ve elektronik sigara içerek tek kaşı havada okuyordur mesela- “Hımm…” dese… İçinde bir fasulye tanesi filizlendi bu şüpheci ama onaylayan hımm’ı düşününce. Ama “Felsefik ve ironik başlamış ama sonunda çuvallamış, ruhun çekmeceleri metaforunu harcamış, yetenekli gibi görünüyor ama daha olmamış,” derse ya? Hayır, hayır bunu duymamalısın, o çekmeceyi kapat! Seni kategorize edecek. Senin olmamışlığını, senin beceriksizliğini, özgüvensizliğini görecek, kapat! Kapat o çekmeceyi! Düşünme!
Bi sigara yak! Hayır, yakma! Çok zavallı bir eylem! Yağmurda dışarı çıkıp daha ilk dönemeçte içine çekilen bir salyangoz gibi! Ödlek! Düşünmemeye çalış, çekmeceleri unut!
Düşünmeden yaşayamaz ki insan. O da düşünecek, sen de düşüneceksin. Üstelik sen onun çekmecesinde “ruhun çekmecesini düşünmüş ama sonunu getirememiş bir düşünce” olarak kilitli kalacaksın. Senin çekmecenin ön gözünde onun beğenisi, arkadaki gizli bölmede ise deşifre olmanın verdiği utanç olacak. Satırlarının şeffaf olduğunu nasıl da unuttun aptal! Seni beğense ne olacak. Tut ki dergide yayınladılar, hatta kapağa çıkardılar janjanlı ve büyük puntolarla, herkes görecek, herkes ne mal olduğunu anlayacak. Herkes ruhunun en mahrem yerlerini, yumuşak karnını, pislik dolu bağırsaklarını, denizlere atarak kurtulduğun sandığın anahtarı öykünün deliklerine sokup açacak. Ne aradığını bilmeden çekmeceleri yere silkeleyen hırsızlar gibi yağmalayacak. İşine yarayanı alacak, beğenmediğini atacak. Üstüne basacak. Tükürecek. Tiksinecek. Boş bir çekmece olacaksın. Bomboş… Belki kırılmış, camdan aşağı atılmış.
DENİZ ANAHTAR
“İtalik kısımdan sonra, tekrar tırnak konarak ekleme yapılmıştı öyküye. Bu ikinci öyküyü daha çok sevdi Canan. İçinde kendisi de vardı. Gerçi elektronik sigara içmiyordu ama cinsiyetini tutturmuştu. Ama öyküyü daha da sevdiren kendisiyle yüzleşmeye niyetinin olmasıydı yazarın. Çekmeceyi bir metafor olarak ele almıştı. “Edebiyat soyunmaktır,” mı demek istemişti? Deniz Anahtar adıyla gelmişti öykü. Erkek miydi, kadın mı? Bakalım isim gerçek miydi? Üstelik mail de ‘ruhuncekmeceleri’ takma adlı bir mail adresinden gönderilmişti. Kendi çekmecesinin, yazarın eline geçmesine karşın, yazarın matruşka çekmecesinin onda olması hamle üstünlüğü sağlamıştı. ‘Hımm…’ dedi. Şimdi baş başa olduğu kararın arifesinde tek kaşını kaldırdı, kendi kendisini taklit ederek. Ya maili silerek bu bilmeceli çekmeceyi kimseler görmeden kapatacak ya yazarın usta beceriksizliği ya da tesadüfi becerisini dergide yayınlayarak onu deşifre edecekti.
Bir hafta sonra o can sıkan maillerden gelecekti belki. ‘Göndermiş olduğum öykünün yayınlanmadığını üzülerek gördüm. Uygun olmadığını ileten nazik bir mail atma nezaketinde dahi bulunmadınız. Acaba yayınlamaya değer mi bulmadınız, yoksa beni deşifre mi etmek istemediniz?’ Tek kaşını tekrar kaldıracak ve öfkelenerek sessiz kalmanın en iyi çözüm olduğunu düşünecekti belki o zaman. Sonra belki birkaç gün sonra Neva arayıp ‘Bilmemnesözlük sayfasına bak çabuk!’ deyip telefonu kapatacaktı. O konu etiketinde derginin adını görecek, kendi editörlüğünün yetersizliğine dem vuran, destan gibi üstenci, onu karalayan satırlar, altında başka başka saçma topal yorumlar, yankılı alkışlar olacaktı belki.
Belki de bu öyküyü yazan on yedi yaşında bir çocuktu. Kendi öykü dosyasını o yaşlarda bir editöre göstermiş olduğunu, acımasız eleştirileri nedeniyle küsüp yazarlık hevesini bir çekmeceye atıp, dolabı da yaktığını hatırladı. Sarfedilen kelimelerin her harfinin yüreğine nasıl battığını, o kıymıkları tek tek çıkarmanın kaç yılını aldığını… Hayır! Bunu bir çocuğa, hatta kendi içindeki kırgın çocuğa hiç yapamazdı. Bunu sümen altı yapar gibi kendi iç çekmecesine fütursuzca atamazdı. Bu parlak metaforlarla başlayan yarım öyküyü alıp yeniden örme, sonra kitaplaştırarak basma fikri, bu öyküdeki hataları öğretmen değil anne şefkatiyle yumuşatıp düzelterek tekrar geri gönderme, bu postmodern aşureyi birkaç kuş üzümüyle tatlandırıp dergide yayınlama gibi binlerce kırlangıç sürüsü geçti içinden. İnsan beyni böyle zamanlarda deli fikirlere kapılabiliyordu.
En iyisi bu öyküyü dergideki diğer insanlara okutmaktı. Onların mail çekmecelerine bu öyküyü paslamak, bu sorumluluğu sokak köpeklerine yemek artığı verir gibi dağıtmak, edebi kaygıları kurban eti gibi üleştirmek iyi bir fikir olabilirdi.
Öykü burada bitiyordu. Bu üç çekmeceyi, bu üç yarım öyküyü ne yaptığını merak etti yayın kurulu. Sahi Canan kimdi? Öykü neydi? Bu anahtar hangi çekmeceyi açıyordu?



1 Yorum
Bayıldım. Yazarın kalemine yüreğine sağlık!