Gönül Yasemin Ölmez
Kış güzel bir mevsimdir. Hele bir de baban; karınca misali çalışıp doldurmuşsa erzağı dolaba, soba boyu kesip yığmışsa pinar odunlarını yağmurun ıslatamayacağı çardağın en kuytusuna, işte o an, el elin içinde dolanır telaşla daha ateş harını vermeden. “Nasıl geçiririm bu uzun kışları?” diye düşünmezsin hiç. Kuşlar, döne döne, oluk oluk akarlar gökyüzünde ardında tek bir kalanı unutmadan başka şehirlere, hayalini kurduğun ülkelere. Gecede kalan son yıldıza bakarken için titrer de sabah olduğunda, o camı açıp esembil ağacının mis gibi kokan tomurcuklarının kokusu dolduruverince evin her köşesini.
“Yine gelmiş bahar bak.”
Kaç sonbahar, ilk baharlarlar geldi geçti. Kuşlar döndü gökyüzünde kaç defalar. Senin hep önüne oturduğun, benim seni izlediğim o pencere hala yerinde dursa da bambaşka gözlerle bakıyorum şimdi oradan olana bitene.
“Koca kadın olmuşum, iki kadeh içtim mi baba demeden yapamazmışım. Hasret geldi mi öyle çabucak gider mi hiç! ”
Geceden sabaha, gün içine, sonra tekrar geceye taşınır düşünce kimi zamanlar. Rüya bir umuttur. Umut henüz yaşanmamış olana yol alış. Sevgi hiç değişmeyen yol arkadaşı.
Kapının vurulmasıyla irkildim. Elimdeki fotoğrafı bıraktım sandığın köşesine. Bir hamlede ayağa kalkmak isterken uyuşmuş sol ayağım solucan gibi sallanınca, duvara tutunup kalktım. Zil ısrarla çalmaya devam ediyor. Kapıya kadar sürüdüm ayağımı.
Bazen bir ip çamaşır asılırken anlatılıverir geçen bir hafta. Ya da kapı önüne yığılmış çeri çöpü süpürürken ayak üstü bir havadan sudan bahsedilir. Çocuklar daima merkezdedir. Kocalar evde yoksa anlatı uzar. Kaynana, kayınpeder, elti, görümce geniş zamanların konusu olduğundan rakı masası tercih edilebilir. Arada bir, falancanın filancası da konuşulur elbet. Uzun zamandır perdeler açılmıyorsa, merak eder konu komşusunu. Mevzu basittir, ama hatırı kırk yıllıktır.
“Marketten dönüyordum, demir kapını açık görünce. Hadi bir kahve içelim dedim.”
Sevda içeri yürüdü. Mutfağa geçip kahve makinasını aldım elime. İkimiz de sade içiyoruz. Ölçü tepeleme bir kaşık. Üst dolaptan bir tatlı tabağı alıyorum. Ocağın üzerinde duran tencerenin kapağını açıp helva koyuyorum içine.
Kahveleri yapıp döndüğümde bağdaş kurup oturmuş, yere saçılmış fotoğraflara bakıyordu hızlı hızlı.
“Ben de yaparım bazen. İnsan özlüyor gençlik yıllarını.”
Siyah beyaz resimleri bir hurda yığını gibi itip, elinde tuttuğu fotoğrafı çevirdi yüzüme.
“Hayat burada başlıyor sanki değil mi? Topuzun çok güzel olmuş ama.”
“İyi günde, kötü günde, hastalıkta sağlıkta, zenginlikte ve yoksullukta, ölüm sizi ayırana kadar; eşi olmaya söz veriyor musun?”
Alkışlar arasında herkese gülümseyip, sıkıca tuttuğu kırmızı aile cüzdanını sallıyordu elinde. Kem gözle bakanlardan sakınır, nazara da inanırdı.
Anneannesi her gittiğinde önüne oturtup bilmediği bir sürü dua okurdu. Huşu içinde onu dinlerken o, “Bitti kızım, azıcık avucuma tuz getir de başında son bir kez döndürelim. Sonra da ateşe at,” diyene kadar göz kapaklarını açmazdı.
Başını öne eğip bildiği tüm duaları okudu.
“Uzun boydan, kısa boydan, ak gözden, gök gözden, dere kenarından her neredense,” deyip, kara saplı bıçakla kesmeyi de unutmadan.
Orkestra şefinin; “gelin ve damadı ilk dansları için sahneye davet ediyoruz” sözüyle, koşarak gitti piste. Eteklerini korkusuzca bırakıp, iki kolunu doladı boynuna. Takılıp düşecek olsa tutardı elbet sıkı sıkı ellerinden. Söz vermişti. Ölüm onları ayırana dek.
“Ayy şunların güzelliğine bak. Nasıl da geçiyor zaman. Bu karneleri sana mı verdiler? Sen de amma titizdin. Gık demez mi bir çocuk yahu, gık! Kargolarımızı tek adrese bağladık sayende. Aidat ödesek sana yeridir.”
Tüm kaynakları tüketmek istercesine bir çaba. Eksiktir insan hep. Yarım bırakılmış bir hikâyenin tamamlayıcısı gibi hisseder kendini.
Her ikisi için de oradaydım o gün. Okul PDR biriminin; “iyi bir ebeveyn miyim!” konulu üç aylık eğitim sonrası vereceği diplomalar kırmızı kurdelelere sarılmış masanın üzerinde duruyordu.
Daha onlar dünyaya tutunmadan aldığım kitaplar, izlediğim videolar, yatakları dışında hiçbir yerde uyutmamalar, elma püresini, mayalanmış yoğurdu her püskürttüklerin de belki yer umuduyla tekrar tekrar yedirdiğim yemekler. TRT çizgi filmlerinden, ulusal yayınlara, hatta yetinmeyip itinayla seçip aldığım özel videolar.
Ayna kadar parlak yer mermerlerinde dağınık saçlarımı gördüğüm an anladım. Canlarını yakan olsa, altını üstüne getireceğim bu dünyada, herkes gibi onlar da paylarına düşeni yaşamayacaklar mıydı? Her şeyin en doğrusunu en iyisini yapabilmek mümkün müydü?
Aynı, şu anda ki gibi sıkışmıştı göğüs kafesim. Kahve fincanını yere bırakıp, pencereye yürüdüm. İki kanadını da açtım. Bir serçe gelip kondu bahçe duvarına. Hızlıca etrafa bakıp uçup gitti.
Ufka baktım. Rüzgâr karadan mı yoksa denizden mi esecekti! O, haber verince, yelkeni açar ya da kapatırdım. Bellek bazı anıları, bir hazine misali koruyup saklıyor.
Göz bebeklerimi daha fazla oyalamadım. Anılar kutusuna kaldırdığım, kendim için yarım kalmış, öğretmenimiz için tamamlanmış, otuz yıl sonrasına kızlarıma yazdığım mektubun son satırını okudum iç sesimle.
“Keşke biraz daha rahat olabilseydim.”
Geriye dönüp kahve fincanlarını yerden almak için eğildiğimde, göz göze geldik bir an. Elindeki fotoğrafı yere bırakıp ayağa kalktı.
“İki sokak alttayım ne de olsa, yine gelirim,” deyişine tebessüm ettim.
“Canım çekti. Öylesine yaptım,” deyip, helva tabağını uzattım eline kapı önüne çıkar çıkmaz. Kapıyı örttüm.
Yarım kalmış kahvemi mutfak tezgahına bıraktım. Onun fal kapattığı fincanı lavaboda iki tur suyla durulatıp attım makinaya.
İçeriye yönelip yerdeki fotoğrafları toparlar iken, tarihi tahayyül edemediğimiz gidiş biletinden, iki gün önce çekilmiş fotoğrafına baktım parmaklarımı üzerinde gezdirip.
Göz bebeklerinde yazı bitirmiş sarılık, önünde bir demli çay, kanatları sonun kadar açık pencere, pencerenin camına gölgesi vuran saksı. İçine bırakıp sandığın kapağını örttüm.
Saate baktım. Eksikler geldi birden aklıma. Çocuklar okuldan dönmeden tamamlamak için, çarçabuk hazırlanıp çıktım dışarı. Duvar üzerindeki kasımpatıyı koklayıp yürümeye başladım. Sarı yazı güzel olur buraların. Aslında ben en çok onu beklerim.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

