Mutlu Gözüküçük
SESSİZLİĞİN AĞIRLIĞI
Kadın Anlatıyor
Onu ilk seçtiğim ânı düşündüğümde, artık bunun bir seçim olmadığını biliyorum. Seçmek, içimden gelen bir hareketti; benim yaptığım ise içimden geleni susturmaktı. Yorulmuştum. Sadece yorulmuştum. Sorgulamaktan, beklemekten, ihtimallerden. Karşımdaki adamın sesi düzgündü, cümleleri netti; geleceği anlatırken kelimeleri tereddüt etmezdi. O netlik, o an için bir sığınak gibi görünmüştü bana.
Bununla yaşayabilirim, demiştim kendime.
Ve o cümle içimden geçerken küçük bir çatlak bırakmıştı; fark edilmez ama kalıcı. Çünkü “yaşayabilirim” bir karar değildi. Bir vazgeçişti.
O günü şimdi zihnimde yeniden kuruyorum. Işığın açısını, masanın kenarındaki lekeyi, parmaklarının fincanın kulbuna yerleşme biçimini… Her şey gereğinden fazla sakindi. Sessizliği güvenli sanmıştım. Oysa sessizlik bazen yalnızca soruların boğulmasıdır.
Evlilik benim için bir birleşme olmadı. Daha çok, zamanın ağır ağır sertleşmesi oldu. Günler kurudu sanki; çatırdamadan, ses çıkarmadan. Saatler uzadı, evin içindeki nesneler çoğaldı. Aynalar özellikle… Her geçişimde bir tane daha vardı sanki. Hepsi bana bakıyor, ama hiçbirinde kendimi tam olarak göremiyordum.
O eve her girişinde, mekân biraz daha daralıyordu. Duvarlar yaklaşmıyordu belki ama nefes alacak alan azalıyor, içim sıkışıyordu. Oturma odasında otururken bile, sanki yanlış bir sandalyeye oturmuş gibiydim. Kendi sesim, içimde yankılanmıyordu artık. Kendi sesini duyamayan bir kadın, bir süre sonra bedenini de duyamaz.
Ve beden…
Bedenim önce sessizleşti. Başlangıçta bu bir uyuşmaydı. Dokunulduğunda hissedilen ama adlandıramadığım bir eksiklik. Sonra bana ait olmayan bir şeye dönüştü: kullanılan, işlev gören, görevini yerine getiren bir yüzeye. Bir alışkanlık nesnesine.
İsteksizliğimi sakladım. Çünkü kadınlara öğretilen cümleler bellidir:
Sevgi sonradan gelir.
Zamanla alışırsın.
Evlilik fedakârlıktır.
Ama beden alışmaz. Beden ya açılır ya kapanır.
Geceleri onun nefesini dinlerken, kendi bedenimin sessizliği daha ürkütücüydü. Bu sessizlik huzur değildi. Terk edilmiş bir evin sessizliğiydi. Ruh çekip gitmişti; beden anahtarı hâlâ üzerinde taşıyordu.
Bir gece -hatırlamak istemediğim o gecelerden biri- eli omzuma değdiğinde irkildim. Bu irkilme ani değildi. Yılların biriktirdiği reddin son halkasıydı. O anda anladım: Yanlış eş seçimi yalnızca kalbi yanlış yere koymak değildi. Bedeni de yanlış yere bırakmaktı.
Ama bunu söylemedim.
Kadınlar yanlış seçimlerini çoğu zaman susarak taşır. Suskunluk bir kefaret gibidir. Ne kadar susarlarsa, o kadar affedileceklerini sanırlar. Kendileri tarafından mı, hayat tarafından mı — bunu kimse tam bilmez.
Zihnim sürekli geçmişe dönüyor. O yol ayrımına. O kavşağa. Deniz tarafına. Gitmediğim hayata.
“Eğer…” diye başlayan cümleler içimde çürüyor.
Eğer gitseydim…
Eğer hayır deseydim…
Eğer bedenimi bir başkasına değil, kendime bıraksaydım…
Ama “eğer”ler, bir kadının hayatında çoğu zaman mezar taşına yazılmayan cümlelerdir. Yaşarken taşınır, ölünce susarlar.
Aynanın karşısına geçtiğimde bedenime bakıyorum. Göğsüme, karnıma, kalçalarıma… Hepsi yerli yerinde. Ama hiçbir şey tanıdık değil. Beden artık bir ev değil; uzun süre yaşanmış ama sevilmemiş bir oda gibi. Eşyalar yerli yerinde, ruh yok.
Göğüs kafesimin altında bir yerde bir sızı var. Görünmeyen ama sürekli hatırlatan bir çatlak.
Yanlış tercihler bedende iz bırakır. Morluk gibi geçmez. Kaslara, duruşa, bakışa yerleşir. Omuzlarım neden hep düşük? Neden yürürken sanki yer kaplamaktan çekiniyorum?
Çünkü yanlış bir hayat, bedene özür dileterek yaşama alışkanlığı kazandırır.
Bir gün, basit bir cümleyle, “Değiştin,” dedi.
İçimden geçen şu oldu:
Hayır. Kendimi kaybettim.
Bunu da söylemedim. Söylesem ne değişirdi?
Yanlış eş seçimi sonradan fark edildiğinde insanı özgürleştirmez. Yalnızca bilinci keskinleştirir. Ve keskin bilinç, çoğu zaman kurtuluş değil, daha derin bir acıdır.
Gecenin bir yerinde uyandım. Uzun zamandır ilk kez bedenimin ağırlığını hissettim. Bu bir yük değildi. Bir hatırlamaydı.
Ben buradayım, diyordu bedenim.
Sen beni yarım bıraktın.
İşte çatlak o anda büyüdü.
Yanlış tercihlerle şekillenmiş bir hayatın ortasında, beden gerçeği fısıldamaya başladı. Ve bu fısıltı, bağırmaktan daha yıkıcıydı.
Sabah olduğunda her şey aynıydı. O aynıydı. Ev aynıydı. Hayat aynıydı.
Ama çatlak artık yalnızca bir yara değildi.
Bir bilinçti.
Ve o bilinç şunu söylüyordu:
Yanlış seçilmiş bir eş, yanlış yaşanmış bir bedendir.
Yanlış yaşanmış bir beden, insanın kendine karşı işlediği en sessiz suçtur.
Gözlerimi kapadım.
Artık kaçmak istemiyorum.
Sadece ilk kez, çatlağın içine bakmaya cesaret ediyorum.
BOŞLUĞUN SESSİZLİĞİ
Erkek Anlatıyor
Ona değiştiğini söylediğimde, aslında ne dediğimi bilmiyordum. Kelimeler ağzımdan çıkmıştı ama düşünceden geçmemişti. Değişim benim için hep soyut bir şey oldu; evde bir eşyanın yerinin değişmesi gibi. Rahatsız edici ama neden rahatsız ettiğini tam anlatamayan bir şey.
Eskiden böyle değildi, diye düşündüm.
Ama “eskiden” dediğim zamanın ne zaman olduğunu hatırlayamıyordum.
Evliliğin ilk yıllarında her şeyin doğru ilerlediğini sanmıştım. Sanmak… Evet, mesele belki de buydu. Sorun yoktu. Kavga yoktu. Büyük iniş çıkışlar yoktu. Sessizlik vardı. Ve ben sessizliği huzur sanmıştım.
Bir kadının suskunluğu, bir erkeğe çoğu zaman onay gibi görünür.
Onu seçerken uzun uzun düşünmemiştim. Zaten kim uzun uzun düşünür ki? Uyumlu görünüyordu. Aşırı talepkâr değildi. Hayatla kavgalı değildi. Kendisiyle de. Bununla yaşayabilirim cümlesini belki ben de kurmuştum, ama farkında olmadan. Erkekler bu cümleyi pek fark etmez; çünkü çoğu zaman hayat zaten onların çevresinde şekillenir.
Ev benim evimdi.
Zaman benim zamanımdı.
Düzen benim düzenimdi.
Onun uyumu bu yüzden bana doğal gelmişti.
Sessizleşmesini önce yorgunluğa yordum. Sonra rutine. Sonra yaş almaya. Sonra kadın olmaya. Kadınların içindeki kırılmaları genellikle doğallaştırırız. Böyledir, deriz. Kadınlar karmaşıktır.
Oysa karmaşık olan kadın değil, fark edilmemiş bir acıdır.
Geceleri bedeninin benden uzaklığını hissederdim. Dokunduğumda aldığım karşılık hep aynıydı: gecikmiş, ölçülü, eksik. Ama bunu reddedilme olarak almadım. Erkekler reddedilmeyi çoğu zaman kişisel algılamaz; alışkanlığa bağlar. Zamanla olur, deriz. Evlilik zaten böyle.
Bedeninin suskunluğu beni korkutmuyordu. Çünkü kendi bedenimin konuşkanlığına alışkındım. Erkek bedeni soru sormaz; talep eder. Karşılık alamadığında durur ama nedenini aramaz.
Bir gece irkildiğini fark ettim. Çok küçük bir şeydi. Bir omuz titremesi. Kısa bir kasılma. Ama fark etmiştim. Ve bu fark ediş içimde kısa bir huzursuzluk yarattı. Hemen bastırdım.
Abartma, dedim kendime.
İnsanlar irkilir.
Asıl korkutucu olan, bu irkilmeyi bir daha düşünmememdi.
Zamanla evin içinde bir boşluk oluştu. Eşyalar yerli yerindeydi ama bir şey eksikti. O oradaydı ama yoktu. Varlığıyla yokluğu arasındaki fark giderek silikleşmişti. Yine de her şey yapılıyordu. Yemek vardı. Temizlik vardı. Düzen vardı.
Benim için düzen, çoğu zaman sevginin yerine geçmişti.
Bir gün aynada kendime baktım. Yaşlanıyordum. Omuzlarım biraz daha düşüktü. Ama bu beni düşündürmedi. Hayatın doğal akışıydı. Onun aynaya nasıl baktığını ise hiç merak etmedim. Kadınların aynayla kurduğu ilişkiyi hep kişisel bir mesele sandım.
Oysa aynalar, evliliklerin en sessiz tanıklarıdır.
“Değiştin,” dediğimde aslında şunu demek istiyordum: Eskisi gibi görünmüyorsun. Ama eskisi dediğim şeyin içinde benim payım olup olmadığını hiç sormadım. Biz erkekler değişimi genellikle karşıdan bekleriz. Kendimizi sabit bir merkez gibi görürüz.
O an gözlerinde bir şey oldu. Söylenmeyen ama orada duran bir şey. Kısa bir an için onu kaybedebileceğimi düşündüm. Ama bu düşünce yüzeye çıkmadan kayboldu. Çünkü benim için kaybetmek hep somut bir şey oldu: Gitmek gibi. Kapının kapanması gibi.
Oysa kadınlar çok daha önce gider.
Bir gece uyandığımda onun da uyanık olduğunu fark ettim. Karanlıkta sırtını dönmüştü. Sessizdi. Ama bu sessizlik farklıydı. İlk kez, bu sessizlikte bir suçlama sezdim. Sözsüz, yönsüz ama ağır.
Bir an için hayatımızın doğru kurulup kurulmadığını düşündüm. Çok kısa bir an. Sonra sabah oldu. İş vardı. Gün vardı. Hayat devam ediyordu.
Ben, hayatın devam etmesini çoğu zaman haklılık sandım.
Ama içimde bir boşluk büyüyordu. Bir çatlak gibi değil; doldurulmamış bir alan gibi. Sızlamıyordu. İşte bu yüzden tehlikeliydi. Sızlamayan şey fark edilmez.
Onun suskunluğunu artık huzur sanmıyordum. Ama hâlâ adını koyamıyordum. Adını koyamadığım şeyle yüzleşemezdim. Ve yüzleşemediğim her şey, benim körlüğüm olarak kalacaktı.
Bir sabah bakışlarında yabancı bir netlik gördüm. Kaçmak isteyen bir bakış değildi bu. Daha kötüsüydü: Uyanmış bir bakıştı.
İşte o an geç kaldığımı hissettim.
Ama biz erkekler için geç kalmak bile çoğu zaman muğlaktır. Çünkü kırılan şeyin ne olduğunu, ancak tamamen dağıldığında anlarız.
Onun içinde bir çatlak vardı.
Benim içimde ise bir boşluk.
Ve boşluk, ses çıkarmaz.


