Eda Büyükçapar

Bir akasya kokusunun hafızası vardır.
İnsan unutur; koku unutmaz. Ve belki de bütün hikâye burada başlar: Doğa, kadının sırdaşıdır; kadın, doğanın belleği. Biri toprağı taşır damarlarında, diğeri kanı taşır köklerinde. Şifa dedikleri şey, ikisinin birbirine yaslanma biçimidir.
Geçmişin yankılandığı dönemlerde, Pisagor susmayı bir ödev olarak veriyordu; sessizlik, öğrencilerinin düşüncelerini olgunlaştıran ve ruhlarını derinleştiren bir disiplin hâline geliyordu Cümlelerin yerini içgörü alsın ki ruh, kendi derinliğinde yankılansın istiyordu.
“Hiçbir şey söylememenin, her şeyi anlatması ne tuhaf…”
Yeni tanıştığı üstadı, ağır bir tebessümle dedi ki:
“Bugüne kadar konuştuklarımız yeter; hayatın sağlamasını almanız size kâfi gelir.”
Ben de içimden şöyle cevaplamıştım:
—Tuhaf olan sessizlik değil, ona tahammül edemeyen kalabalıklar.
Bir gün, sevdiği bir yakını ona şöyle demişti:
“Sen insanları bilmiyorsun. Seni sustururlar; öyle sessiz kalır, öyle acılar kuşanırsın ki, hissedebilseydi kuşlar kanadını dökerdi.”
İstanbul Boğazı’nda ışıklar suya düşerken, deniz damlaları mevsimin renklerini taşır gibi kıyıya süzülüyordu; her damla yalnızlığın ihtimaliyle buluşuyor, akşamın serinliğine renk katıyordu.
Eline bir resim kâğıdı aldı; gece lambasının sarı ışığında aşk mektubu gibi üç satır yazdı:
— Biliyorsun sevgili dostum, seni en arı, en duru hâlinle buraya çiziyorum; çiziyorum gönlümde bıraktığınız bu şekilde.
Gözlerinin ışığı, gönlünün berraklığını yansıtıyor; her kristal, senden hatıra bir ışımayı saklıyordu.
Sonra sayfanın rastgele bir yerinden tutup, tam ortaya doğru kalemiyle oval bir pencere çizdi.
“Bak,” dedi, “burası revzen. Şimdi seni buradan alıp boyutlar arasında bir yolculuğa çıkaracağım. Tibet’in uçsuz bucaksız yeşillikleri arasında dinginliği hissedeceksin. Himalaya’nın göz kamaştıran kristallerini izleyerek Kayilaş Dağı’nın iliklerine kadar işleyen soğuğuna taşıyacağım. Şaşırıp kalacaksın.”
“Burası gerçek insanların olduğu yer,” dedi.
“Dünya hayatına benzemez. İnsanımsılar giremez. Hani bir kelimeme bile değmezmiş dediğin insanlar burada artık yok; burası güzel insanlar diyarı.”
Bir yazar tanımıştı: her sabah sokağa çıkarken şöyle dua ederdi:
“Allah’ım, lütfen beni güzel insanlarla karşılaştır.”
Bu sözün alt metnini kavrayabilecek yer burasıydı.
Öyle bir raddeye gelmişti ki, vefalı olma hususunda kediler bile daha güvenli diye düşünmüştü; artık onlardan özgürdü.
“Burada yoklar… Sadece telepati konuşuyor, biliyor musun? Hayatın içinde herkes anlam aramaz; işte anlam arayanların yeri burası.”
“Biraz seyir halinde kalmanı istiyorum,” diyerek Tibet çanağının ruhları iyileştiren rezonansıyla arkadaşının yüreğine yeni frekanslar ekledi; terapi gibi bir müzik, onun aurasında titreşti.
Sonra o boyuttan arkadaşını alıp, pencereyi kapattı. Gönül makamından imzasını attı:
“Burada kal…”
Yalan dünya diyoruz, madem; öyle bir boşluğa düşer ki insan, bir anda bütün yaşadığı hayale karışır bir anda.
“Geçmiş tozdur, üfle gitsin…”
“Tortusu kalır, bayım.”
Kalbin hazmedemediği noktada ağlayarak uyanırsın. Bazen travma, boşluğun eşkâlinden daha yaman bir surete sahiptir. Her gece unutma kararıyla uzandığın uykulardan ağlayarak uyandığında ve bu tesirin karşılığını alamadığında, kalbinin sahibi yankını duymadığında daha derinden sarsılırsın. Ateşler içerisinde uyanıp yana yakıla dualara durduğunda bir kez daha anlarsın: dünyada her şey yalan olsaydı da sevda olmasaydı…
Aşk bize her zaman mutlu olma hakkını vermez. Hem ne demişler:
“Mutluluk negatif bir şeydir; acının yokluğudur…”
Mutlu olma hali bazen vicdan eksikliğidir. Zaman zaman acılarımızı benimseyerek özgürleşiriz.
Belki de bu yüzden bazı insanlar mutlu görünür: Yeterince derinleşmemişlerdir.
“Sevgiyle güzelleşmeyen insanlardan kork, Matilda… Onları hiçbir şey mutlu edemez…”
Sevgilisi, olağanüstü yakışıklılığıyla klarnetini almış, “Hatıram olsun” şarkısını icra ederek sevgililer günü hediyesi olarak göndermişti. Nasıl teşekkür ederim ki? Acının hatırası bırakılamaz. Bazı insanlar ruhlarımızın katilidir. Başkalarını hayatla haşır neşir kılarken seni manen öldürürler; sonra da tutup:
“Birlikte yaşamak güzel,” derler.
“Hayır bayım, hayır. Haz hakkı devredilemez.”
Gönül bir frekanstır; sadece bir aynaya ayarlıdır. Frekans eşdeğerinden başkasına aktarılamaz.
“İsis peçesini avama açmaz…”
Şairi gücendirdiğinde okur olursun… Derin bir sükût olursun.
“Sükût en uzun cümledir…” Avunursun.
Madem her daim bir akasya kokusunda mahrumsun… Dikkat et, kaybolursun. Aşk makamından düşersen, naz makamında hazdan da yoksunsun. Hayat seni de susturur işte, bir bakarsın mağrur ve mağdursun…
Hatırla o şiiri ki gece gündüz seslendirirdim;
“Senin gönlün daima meshur ve musahhardır, mazursun.
Sen gamın ne olduğunu hiç bilmedin, mazursun.
Ben sensiz bin gece kan yuttum, sen bir gece sensiz kalmadın, mazursun.”
Gün gelir anlarsın ki, bir akasya kokusunun sarhoşluğunda kendinden de mahrumsun…
Erkeklerin ciddi bir genç beden yanılsaması vardır. Ataerkil Distopya’da otuz yaşından sonra kadınları gizli bir dil ile susturuyorlardı. Oysa kadın o yaştan sonra da genç, dinç ve dinamikti; en yüksek frekans olan neşeye sahipti. İkili ilişkilerde erkeklerin anlamadığı bir şey vardı: bir kadın hayatına girdiği zaman, ömür boyu ona sahip olabileceğini, onun nazarında sevgili kalabileceğini zannediyorlardı. Ve buna güvenip şımararak başka kadınlara yönelip onlara hazlar sunuyorlar; geride bıraktıkları kadının da bunu alkışlayacağını zannediyorlardı. Oysa haz hakkı devredilemez, görmezden geliyorlardı. Bir kadın kendine sunulması gereken hazzı başkasına sunulduğunu gördüğü anda, o ilişkiden sessizce uzaklaşıyordu. Ama erkek, kadın hep yerinde sayıyor zannediyordu.
Kadın gözyaşını kalbiyle döküyor, ritmi sevdanın matemi ile tutuyordu. Aşkın melodisi ve senfonisi, sessizlikte daha uzun soluklu vuruşlar yapıyordu. Kadına tanınan cevap hakkı gözyaşı olarak sunuluyordu.
“Hiç unutmam,” diyordu, unutulmuşlukları sıralarken… Hayat bazen sıfırlanıyordu. Hatıralar başa sarıyordu.
“Sevdalar, ah yalan dünya,” diyordu.
“Bu kadar mı yalansın?
Dünyaysa:
“Bu kadar mı sevdanın frekansından bağımsızsın?
O kadar yaşadığımız hisler, güzel sözler, her şeyi geç; melodiler de mi yalandı?”
Kadınlar önce ailede, sonra okulda, sonra tüm hayat alanlarında susturuluyordu. Kadınlara konuşma hakkı tanınmıyordu; çok gizli bir dil ile sessizce susturmaları salık veriliyordu.
Sadece yürekli kadınlar fısıldıyordu. Artık cümle kuracaklarsa, kadınlara hal dilinden başka dil bırakılmıyordu; suskunluklarıyla yönetiliyordu kadınlar.
Hayatta bazı insanlar anlam aramıyordu.
Ama artık biliyorum ki aşk, sadece sahip olmak değil; hissetmek ve kabul etmek… Başka türlüsü yüreklere yakışmıyordu.
“Birine Shakespeare okutamazsın, eğer o sadece manşet okumak istiyorsa.”
Bazen geliştiğimizi sanırız; aslında yalnızlaşmışızdır. Rahatlama, pervasız bir yalandır. Böyle cümleler bir ilişkinin otopsisidir. Çünkü aşk, manşet değil; dipnot ister. Dipnot ise sabır. Ve sabır, artık kimsenin tahammül edemediği bir lüks.
Kadınları susturmak bu çağın en kibar şiddetidir. Bağırarak değil, takdir ederek sustururlar. “Ne kadar zarifsin,” derler, “ne kadar anlayışlı…” Ve sen o zarafetin içinde yavaş yavaş görünmez olursun.
İnsanlara, onlara yaptıklarını anlattığımızda şöyle demiş oluruz:
“Bak, beni buradan vurabilirsin.”
“Yar, seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar…” Kusura bakma demene aldırmadılar.
Şimdi orta yaşlarda üst kurmacanın tam ortasındayız. Bu yazıyı yazan, aslında kendini yazmıyor. Bir akasya kokusunu yazıyor. Çünkü kim olduğunu söylemek kolay; hangi mevsimde kırıldığını anlatmak zor kalıyor.
İlkbahar, kırılmanın zarif adıdır.
Şehir susar.
Deniz susar.
Kadın susar…
Çünkü öğrenmiştir:
Haz hakkı devredilemez.
Sevgiyle güzelleşmeyen insanlardan korkmak gerekir.
Ve geçmişin hatıraları, izin verilmedikçe hükümranlık kuramaz.
Revzen kapanır.
Kâğıdın sonuna bir imza atılır:
“Burada kal.”
Ama aslında kalan kimse yoktur. Çünkü dönüşüm, geri dönmeyen bir yürüyüştür.
Bir akasya kokusunda mahrum kaldığını sanırsın. Oysa o koku senin içindedir.
Ve insan, en çok kendi içindeki baharı inkâr ettiğinde üşür.
Bazı kadınların üzerinde aşk dahi esaret kuramaz.

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

