Buğra Kaleli
Hiç tükenmeyecekmiş gibi dudaklarımın arasından sızan beyaz duman, havanın ne denli soğuk olduğunu anlatıyordu. Kendinden başka bir yeri ısıtamayan ılık kalorifer peteğim, yünlü diye aldığım ancak polyesterliğini buram buram gösteren battaniyem, pencere kenarlarından soğuk havanın girmesini engellemeye çalışan renkleri atmış fitiller… Her birinizin elinizden geldiği kadar görevinizi yapmaya çalıştığını şu an anlıyorum.
Babam, iki gün önce yakalandığı soğuk algınlığının pençesinden halen kurtulamadı. Durum böyleyken pazara onun yerine ben gidecektim. Küçüklüğümden beri babamın tezgâhına misafir olurdum. Birlikte satış yapardık. Benimkisi pazarın kapanışına yakın denk gelen misafirlikten ibaretti. Bu sefer tüm sorumluluk ilk defa bendeydi.
Kamyonete bindim. Camların buğusu geçmek bilmiyordu. Zorlukla ulaştığım meyve halinin yan kısmına kamyoneti park ettim. Babam akşamdan sıkı sıkı tembihlemişti beni.
“Elma al oğlum. Tam mevsimi. Satamama olasılığın yok. Bekir Abi var halin girişinde, köşede. Sana yardımcı olur.”
Bekir Abi’nin dükkâna ulaştığımda başı çok kalabalıktı. “Biraz dolaşıp tekrar gelirim,” diye düşünerek sıralanmış dükkânların önünde yürümeye başladım. Bolca elma kasası vardı her dükkânda. Birbirinden farklı 5-6 çeşit elmaya denk gelmiştim. Karşılaştırma yapabilmek adına birkaç yerden fiyat aldım. Ucuz olanlar ya küçüktü ya da kabuklarında izler doluydu. Fiyat yükseldikçe elmalar güzelleşiyordu.
Bekir Abi’nin yanına döndüm.
“Merhaba abi. Ben Tahsin’in oğlu Murat. Babam hasta olduğu için pazara ben çıkacağım. Elma alacaktım senden.”
“Hoş geldin yeğenim. Önce bir çay vereyim sana. Belli ki üşümüşsün.”
Çayımı yudumlarken kasaları inceledik. İki çeşit elma vardı. Pek beğenmedim.
“Bu kadar mı var abi?”
“Gece bir parti mal daha geldi ama bakmadım nasıl diye. Dur arkada olacak.”
Arka tarafa geçtik. Bekir Abi kasanın üzerindeki kartonu tek hamlede yırttı. Alttan kıpkırmızı elmalar görününce içimden “İşte bu!” dedim. Her biri aynı boy, aynı kırmızılıkta.
“Bu iyiymiş Abi. Ne kadar kasası?”
“Daha fiyat girmedik buna. Listeye bakayım, konuşalım.”
Bu elmalar, diğerlerine göre pahalıydı. Satamazsam çok zarar edecektim. Elmalara tekrar baktım. Gerçekten çok güzel görünüyorlardı. Birini kapıp büyük bir ısırık almamak için kendimi zor tutuyordum.
“Tamam Abi. Anlaştık.”
Kamyoneti dükkânın önüne yanaştırdım. Hızlı bir şekilde meyve kasalarını araca yükledik. Ödemeyi yaptıktan sonra halden ayrıldım. Yollar kalabalıktı. Erken gitmeliydim. Birkaç seri manevrayla ara sokaklara girdim. Bu hamlem işe yaramıştı. Pazara tahminimden daha önce ulaştım.
Tezgâhın yanına kadar kamyonetle gidip kasaları oraya indirdim. Kamyoneti pazarın dışına çıkardıktan sonra elmaları tezgâha dizme işi başlamıştı. Elmalar bu haliyle yeteri kadar dikkat çekiyordu. İşimi şansa bırakmamak adına bir bez yardımıyla elmaları tek tek parlatarak dizdim. Artık tezgâhın üzerinde kusursuz bir elma piramidi yükseliyordu.
Boş kasalardan birini altıma çekip oturdum. Yorulmuştum. Acaba pazardaki diğer elmalar nasıl görünüyordu? Fiyatları ne kadardı? Merakıma engel olamadan kalkıp pazarı gezmeye başladım. Hemen hemen çoğu meyve tezgahında elma bulunuyordu. Ancak hiçbiri bendeki elmalar kadar kusursuz görünmüyordu. Bu durum hoşuma gitti. Pazarda satılanların ortalama fiyatını düşünüp bir miktar fazlasını kendi etiketime yazdım. Etiketi elmaların üzerine sabitledim. Müşteriler yavaş yavaş pazarı kalabalıklaştırmaya başlamışlardı.
Yarım saat geçti. Sonra bir saat. Ne gelen vardı ne de giden. Tezgâhın yeri, pazarın en işlek noktalarından biriydi. Buna rağmen kimse dönüp de elmalarıma bakmıyordu. Halbuki tam tersi olmalıydı. Sorun ne diye düşündüm. Tezgâhın karşısına geçtim. Kötü bir görüntü şöyle dursun her şey gayet nizamiydi. Yarım saat daha bekledikten sonra strese girmeye başlamıştım. Ya elmalar elimde kalırsa? Bir günlük emanet edilen işi nasıl beceremem?
Kara kara düşünürken, gözüm tezgâhın ön tarafındaki su birikintisine takılmıştı. İnsanlar buradan geçerken ayakları ıslanmasın diye çok dikkatli oluyorlardı. Bu sırada başları önde, adımlarını kontrol eder haldelerdi. Benim tezgâhın güzelliği su birikintisinin etkisine yenilmişti. Bir şeyler düşünmeliydim. Muz satan bir abiden karton kutular buldum. Kutuları birleşme noktalarından ayırdıktan sonra birikintinin üzerine serdim. İlk birkaç kat, suyu tamamen içine çekmişti. Üzerindeki diğer katlar da temiz bir görüntü sunuyordu. Sorun çözülmüştü.
Kısa bir süre sonra ilk müşterim geldi. Ardına başkası. Müşterilerin elmaları seçerek almasına izin vermedim. Bunu söylediğimde bozulanlara da en arkadan bir elma çıkarıp gösterdim. “Hepsi birbirinin aynısı. Bak.”
Piramit yavaş yavaş küçülüyordu. Sonra işler yine durdu. Eninde sonunda pazardaki diğer elmalar bitecek, benim elmalarım tek tercih olacaktı. Çaprazımdaki satıcıya baktım. Elmaları neredeyse bitmişti. Duruma tam sevinecekken yeni kasalar tezgâha boşaltıldı. Demek ki bu fikir de nafile bir umuttu. O sırada telefonum çaldı. Arayan babamdı.
“Oğlum. Ne yaptın. Her şey yolunda mı?”
“İyi baba. Elmaları aldım. Tezgâhım muntazam. Yalnızca satış çok yavaş. Neden olduğunu anlamadım. En güzel elmaları seçtim. Her birini tek tek temizledim. Sanat eseri gibi dizdim. Anlayamıyorum.”
“Kusursuzluk bazen ürkütür insanları. Elmaların çok güzelmiş. Bununla birlikte eminim jilet gibi olmuştur tezgâhın; temiz, düzenli. İnsanlar kendilerine ait hissetmemiştir elmaları böyle olunca. Orada kalmalarını istemişlerdir. Biraz kusura ihtiyacın var. Biraz da düzensizliğe.”
Felsefe okumuştu babam gençliğinde. Elbette ülkemizde Felsefe alanının pratikte pek karşılığı yoktu. Bu sebeple umut etmeyi bırakıp ticarete girmişti. Kendini semt pazarlarında meyve satarken buldu. Esnaf, ‘Pazarcı Filozof’ diye çağırırdı babamı.
Piramidi bozdum. Düzeni, darmadağın ettim. Müşteriye seçim özgürlüğü sundum ve karşılığını çabucak gördüm. Hepsi birbirinin eşi elmaları, tek tek, uzun uzun inceleyip poşetlerini dolduruyorlardı. Kısa zamanda tezgâhtakiler tükendi. Boş kasanın üzerine tekrar oturdum. Pantolonumun yan ceplerinden kâğıt paralar taşıyordu. Mutluydum. Bir yandan da garip hissediyordum. Ben, insanlara bekledikleri en iyi şeyi sunmaya çalışırken, sadece sahip olabilecekleri bir sıradanlığı aradıklarını düşünmemiştim. Bugün bunu öğrendim…

Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimi Ankara’da tamamladı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı’ndan mezun oldu. MEB bünyesinde Sınıf Öğretmeni olarak atandıktan sonra sırasıyla Şırnak, Mardin, İstanbul ve Konya’da görev yaptı. 2022 yılında Selçuk Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon bölümünü kazanıp örgün eğitime başladı. 2025 yılında Pötikare Yayınları’ndan ‘Bir Dileğe Yolculuk’ ve MSE Yayınları’ndan ‘Pampas’ isimli kitapları basıldı. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Halen Konya Karatay Yavuz Selim İlkokulu’nda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapıyor. Evli ve bir çocuk babası.

