Kadir Horzum
İnsanız. Başımıza ne geleceğini biliriz de yine de dönmeyiz yolumuzdan. Yetmezmiş gibi bir de bağırırız sağa sola, en ukala halimizle. “Dönen dönsün! Ben dönmezem yolumdan!” Sanki çok matah işler yapıyormuşuz gibi. En her şeyi bilen bizmişiz gibi… Bunca tantananın ardından ulaştığımız o şairane hüsransa; bir o kadar ukala olur. Sanırsın Napolyon savaş kaybetmiş de ağıtlar yakıp mazeretler anlatıyor, Neron haklılığını ispat ediyor ya da Abdülhakhamit Makber’i yazıyormuş gibi.
Yollar kişiye göre değişse de sürecin değiştiğini görmedim ben daha. Hüsrana verilen tepkiler bile diğerinin kopyası gibi.
Ne diyordu o sevimsiz filozof? “İnsanın kendi yasasının yargıcı ve celladıyla baş başa kalması korkunçtur.” Sözün ihtişamını kenara bırakıp da özünü anladıysanız ne mutlu. Tüm o sonunu bile bile çıkılan yollara dinlemediğimiz ya da yanlış anladığımız sözler yüzünden çıkarız zira. Misal ben…
Ah ah! Hani diyor ya şarkıda. “Ah bu ben kendimi nerelere koysam,” diye. Ömrüm bu belirsizlik içinde geçti. Asla bulamadım kendimi nerelere koyacağımı. Kimi yer çok yukarı geldi, kimi yer çok aşağı. Ortada kalmaktansa hep sıkıldım. Oysa babam, “Önde gidenin burnunu, arkada kalanın götünü keserler.” derdi hep.
Dinleseydim onu farklı mı olurdu yaşamım diye, çok düşündüm zamanında. Cevabını ise bulamadım. Aramayı da bıraktım. Dedim ki kendi kendime:
“Ben de buyum. Hayata yakışmayan adam.” Tıpkı evinizde nereye koyacağınızı bilemediğiniz fakat atamadığınız o eşyalar gibi. Gregor Samsa, İnce Memed, Hayri İrdal, Quasimodo gibi.
İnsana aşk bile yakışmaz mı? Bana hiç yakışmadı. Oysa her şeyden biraz da olsa vardı. Bir çimdik romantizm, bir tutam empati, biraz anlayış ve kararında ilgi… Fakat olmadı işte. Günün sonunda,
“Her şey mükemmel. Bu işin içinde kesin bir şey var. İpne falan mısın?” lâfını duyunca anladım ki sorun, en her şeyi bilen tarafımıza öğretilenlerde. Yaşanmışlıklarda. Mamafih insan cevap aramayı bırakınca tek şeye odaklanıyormuş. Zihninde yarattığı o muhteşem finale. O hayalle de yolu kaçırıyormuş. Bitiş çizgisinde ise hayal ettiği cennet yerine o büyük boşlukta yapayalnız; pişman ve yorgun halde bakakalıyormuş, baba yadigarı saatine ve geçip gittiği yollara. En azından bende böyle oldu. Şimdiki aklım olsa, o saatin hamallığını yapacağıma bir kez olsun bakar bir kez olsun usul usul ilerleyişini izlerdim. İzlerdim ki yaşamak denen sürgünde başıma gelenlerin hiç de o kadar özel olmadığını, karşılaştığım Adem ile Havvaların da aynı dertlerle uğraştığını hatta aynı meyvelerin hayaliyle avunduğunu fark ederdim ve en ukala tavrımla derdim ki onlara,
“Mesele falan değil öyle, To be or not to be. Bir akşam uyur, uyanmayıverirsiniz. Alırlar götürürler ve gömüverirler, üstünde tepindiğiniz o yolun altına. O yüzden, o aylak şairlerin lafını dinleyin. Dinleyin de saatler gecikmiş zamanları çalmadan bir şeyler beklemeyi bırakın yürüyüşünüzden. Sadece yürüyün.”
Gerçi zamanın değerinin değil de ederinin olduğu bu en özel çağda ne anlam arayan ne de yollarında yürüyen görünüyor. Öyle olmasaydı eğer başımdan geçen o garip hikâyeye illa ki şahit bulurdum.
Kaç zamandır mahallemin girişindeki ışıklarda, elinde mendil ve su ile bekleyen yaşlı bir teyze belirmişti. Altmışın üzerinde gösteren bu yanakları da tıpkı kendi gibi tombik, ufak tefek kadını gelip geçtikçe, geriden geriye inceledim. Kadın, dilenciliği meslek haline getirmiş insanların pişkinliğiyle yalvarmıyor, arabalara sokulmuyor, kimseden bir şey de istemiyırdu. Utanç içindeki bakışları kimsenin göremediği uzaklara dalmış vaziyette araçların arasında geziniyor, seslenen araçlara çocuk gibi sevinerek yaklaşıyordu. Elindeki umutlarını uzatırken de tıpkı torununa bakan büyükanne gibi şefkatle bakıyordu, çağıran kişiye. Her sabah mesaiye gelir gibi ışıklara geliyor akşam hava kararana kadar da kırmızı ile yeşil arasında umutlarını sunuyordu gelip geçenlere. Namaza bile vakit buluyordu. Köşeye geçiyor, kaldırımın kenarına oturuyor, elleri ve gözleriyle ibadetini yapıyordu. Sesi ise hiç çıkmıyordu. Sanki konuşmayı bilmiyormuş gibi duran bu kadını eğer duymasaydım kesin lâl derdim.
Akşam vaktiydi. Namazını bitirmiş, sağa sola selamını vermiş, elleri dizlerinde kaygılı bakışlarla, hızla geçen insanları ve arabaları süzüyordu. Bense kırmızı ışık bahanesiyle yanına dikilmiş onu süzüyordum.
“Bu gitmeler nereye ola ki her gün?” Dedi kendince.
Duyduğumu fark etmiş gibi birden bana döndü. Şair ruhlu bu hassas kadını utandırmak istemediğimden sesimi çıkarmadan yoluma devam ettim o gün. Başka bir gün ise işten dönerken göz göze geldik. Yüzünde, beni daha önceden tanıdığını fakat çıkaramadığını düşündüren bir ifade belirdi. “İyi akşamlar.” dedim ve cevabını beklemeden geçtim yanından. Nitekim bu olay bizim için ritüele dönüştü o günden sonra. Her akşam iş çıkışı iyi akşamlar diliyor, o da hiç sesini çıkarmadan bana bakıyor, geçip gitmemi süzüyordu. Bu böyle ne kadar devam etti bilmiyorum. Bir akşam bu monoloğun dışına çıkmaya, bir şeyler konuşmaya karar verdim. İşten çıkar çıkmaz onun için yiyecek alıp, hızla ışıklara gittim. Gel gör ki her gün asker gibi orada bekleyen kadın o akşam yoktu. Çaresizce eve döndüm ve yeniden ışıklara gelmesini bekledim. Bir gün, iki gün, üç gün… derken baktım olacak gibi değil, ışıklara çıktım. İlk önce büfeciye sordum. Adam cevap vermektense bana garip garip baktı. Sanki orada hiç kadın görmemiş gibiydi. Sanki, “Ne kadını, ne teyzesi birader? Sapık mısın yoksa deli mi?” der gibiydi. Yanından ayrılıp yolun karşısına geçtim ve muhtarlığa girdim. Muhtar daha garip baktı. Hatta, “Komutan isterse doktora git. Hiç iyi görünmüyorsun,” dedi. Hırsla çıkıp komşularımı aradım. Heyhat, kimsenin haberi yoktu. Kimse kadını görmemişti. Bu nasıl olabilirdi? Nasıl kimse göremezdi? Tamam ufak tefekti ama görünmez de değildi. Ellerinde umutları, günlerce o kavşakta beklemişti işte. Çıldıracak gibi oldum hırsımdan. Bu kadar mı umursamaz olmuştuk milletçe. Sadece kırmızıyla yeşille mi ilgileniyordu herkes? Hiç mi gelip geçenleri merak etmiyordu kimse?
Ertesi gün acemi hafiye misali çevredeki kameraları kontrol etmeye karar verdim. Yine ilk büfeciye gittim. Büfeci hiç de nazik diyemeyeceğim tavrıyla, “Dükkânın önünü kapatma kardeş. İşine bak hadi.” deyince, muhtarı alıp gittim yanına. Büfeci gönülsüz gönülsüz açtı kayıtları. Kamera açısı az da olsa her akşam karşılaştığımız yeri görüyordu. Geldiğim saati bulup açtım. Evet ben geliyordum. Biriyle selamlaşıyordum lâkin selamlaştığım kişi kamera açısının dışında kalıyordu. İlerleyen dakikalarda da kamera açısına hiç girmiyordu.
Muhtar ve büfeciye hikâyeyi ayrıntısıyla anlattım. İkisi de ısrarla, orada bir kadın görmediklerini söylediler. Ben kadını tarif edince de en son, “Olabilir fakat biz fark etmedik,” dediler. Bu cevap mı kötüydü, yoksa kimsenin hiç görmemiş olması mı bilemedim. Günlerce de düşünüp durdum bunu. Başka kameralara da baktım ama nafile, sanki bir rüzgardı ve izi dahi kalmamıştı. Artık sıkıntıdan yüzümde gözümde yaralar çıkmaya başladığı günlerde, aynı yerden geçerken altı yedi yaşlarında bir çocuğun annesine söylediklerini işittim.
“Anne o teyze nerdedir ki şimdi?”
Hava kararmak üzere olduğundan annenin yüzünü net seçemiyordum ama ikisinin de mahallemden olmadığını anladım. Kadın, hangi teyze, der gibi baktı kızına.
“Hani köşede oturan, ağlarken gördüğümüz, beni görünce gülen tombuk teyze.”
Kadın memnuniyetsiz bakışlarıyla, “Bilmem, torunları vardır belki, onları seviyordur.” dedi ve kızını çekiştire çekiştire uzaklaştı.
O akşam karnımdaki ağrıyla uzun uzun düşündüm.
Çağ mı kör etmişti insanları, yoksa kişiler mi görünmez olmuştu.
Cevap bulmak değildi derdim. Dedim ya, çok oldum cevap aramayı bırakalı. Sadece ayrıntı adledilenlerin ne kadar büyük şeyler olduğunu, beklentilerin zihnimize neler yaptığını fark ettim ve tombuk teyze için dua ettim.
Olaydan aylar sonra yaşadığım olaysa bambaşka bir hikâyedir. Mahallemden hayli uzak bir yerde, ışıklarda arabamla bekliyordum ki bir kadın yaklaştı. Zihnim bambaşka bir dertle meşguldü ve yeşil yanmak üzereydi. Kadının yüzüne dahi bakmadan elime gelen ilk parayı uzattım fakat alan olmadı. Başımı çevirip baktığımda yine o tanımaya çalışan bakışlarla karşılaştım. Tüylerimi diken diken eden bu bakışma esnasında yeşil yanmış, araçlar ileri atılmıştı. Kulakları sağır eden bir fren sesi duydum önce. Ardından da önüme düşen bir erkek cesedi gördüm. Ben daha ne var ne oluyor demeye kalmadan da yok oldu gitti, kalabalığın arasında.
Nitekim arabayı kenara çekip bir sigara yaktım. Karmaşık duygular içerisinde,
“Bu gitmeler nereye ola ki her gün.” Dedim kendimce, gelip geçenlere bakarak.

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

