Tuba Ayşe Özgür
Dar, toprak bir yolda yürüyorum. Ayağımda terlik, tabanıma küçük küçük taşlar batıyor, aldırmadan devam ediyorum. Güneş tepede ve gölgem terliklerimin altında. Var mıyım, yok muyum bilmiyorum. Olsun ne önemi var ki ben kapılara odaklanmışım. Yolun sonunda iki kapı var. Bir süre sonra o kapıların eşiğindeyim. Sağımda mavi ahşap kapı, üzerinde gül işlemeli bakır tokmağı. Solumda kırmızı demir bir kapı. Seçmem gerekiyor. Ya sağ ya da sol. Ya mavi ya da kırmızı. Seçim benim. Öyleyse özgür müyüm?
Gerçek miydi, rüya mı hiç önemi yok! Bana sunulan seçenekler vardı ve ben seçimimde öz benliğimle, kendi isteğimle ve derin kararımla seçecektim. Ama o an duraksadım. İki kapı vardı, üçüncü kapı yoktu… Eksik olan üçüncü kapı değildi sanırım. Eksik olan, kapıların dışında kalan ihtimaldi.
Mavi kapının ardında çocukluğumun sesi vardı, kırmızı kapının ardında geleceğim. İkisini de ben seçmeyecektim aslında. Ben sadece hangisine itaat edeceğime karar verecektim.
Biz kapıyı seçiyoruz sonra da ona kader diyoruz. Oysa seçim dediğimiz şey bazen çocukluğumuzun sesi olurken bir yandan da korkularımızın ruhu oluyor. Kararı verdiğimizi sanıyoruz ama kararlar bizi şekillendiriyor.
Her seçeneğin içinde dayatma yok mu sizce de. Üçüncü kapı eksik değil mi, eksik. Belki de seçen biz değiliz. Adımıza konuşan korkular, alışkanlıklar ve bize giydirilen kimlikler. İnsan gerçekten seçim yapar mı, yoksa önüne konulan seçeneklerden birini seçerek özgür olduğunu mu sanır?
Sonra fark ettim, hayat bana ilk defa iki kapıyı göstermemişti. Daha öncesinde aşk diye bir kapı açılmıştı, sonra meslek. Bir başkası inanç, diğeri aile… her seferinde seçim yaptığımı sanmıştım. Yapmış mıydım?
Artık kimse yüksek sesle düşünmüyor, kapılar daha kibar kapanıyor. Tokmaklar daha parlak duruyor. İnsan kendi isteğiyle içeri girdiğini sanıyor.
Eskiden kapılar emrederdi şimdi davet ediyorlar. Aradaki farkı da özgürlük sanıyoruz. Oysa kapıların nereye açılacağı çoktan belirlenmiş. Bir kafeste iki kapı olması kuşu özgür yapmıyor, sadece hangi yöne uçacağını seçmesini istiyor. Karar verme sorumluluğunu kuşun üzerine bırakıyor.
Hayatımızdaki birçok büyük karar da böyledir. Meslek seçeriz. Şehir seçeriz. İlişki seçeriz, insan seçeriz, din seçeriz… Fakat çoğu zaman bu seçimlerin çerçevesi çocuklukta, ailede, toplumda, korkularda ve ihtiyaçlarda çoktan çizilmiştir. Bazen seçtiğimizi sandığımız şey, aslında bize öğretilmiş bir itaat biçimidir.
En büyük dayatma bazen seçim yapma zorunluluğudur. Sürekli karar vermek zorunda bırakılan insan yorulur. Hangi işi? Hangi evi? Hangi kimliği? Hangi hayatı? Seçmedikçe eksik hisseder. Seçtikçe de kaybettiklerinin yasını tutar.
Uzun süre iki kapının önünde bekledim. Sonra fark ettim ki belki de üçüncü kapının eksikliği değildi aradığım. Kapıların varlığı eksikliğimin altını çiziyordu. Çocukluğum benden söz ediyordu, geleceğim beni istiyordu ama hiçbirinin içinde ben yoktum. O sırada ayağıma batan taşı yeniden hissettim.

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

