İsmail Akman
Bahçeden gelen seslere uyandı Kadem. Kardeşi muhtemelen sabah namazını kılmış, erkenden çalışmaya başlamış. Geleli bir gün oldu ama sanki her sabah böyleydi bu düzen. Pencereden baktı. Kafasında takkesi, kollarını koltuk altına kadar sıvadığı yün kazağıyla, türlü metal parçalarını bir yerden alıp başka bir yere hışımla savuruyordu Azat. Uzun sakallarından damlayan terleri siliyordu arada. Onun her hareketine sinen gerginliği ve öfkeyi fark etti Kadem. Bu güzel bahar sabahının tatlı serinliğinde, terli sırtında huzurlu bir ürperti hissetti. Yaşıyordu ve bu çok güzeldi.
Yastığını, battaniyesini sakince toplayıp kardeşinin odasındaki dolabın üstüne bıraktı. Bahçedeki düzene göre oda darmadağın. Askıdaki iki pantolondan birini seçti. Kendi kıyafetlerini yıkamaya fırsat bulamamıştı daha. Pantalonu giyerken aynayla göz göze geldi. Kısa bir an, kirli sakallı yüzünde tebessüm gibi bir şey belirdi ama hemen geçti. Etrafa bakındı. Azat’ın yattığı yatak dağınık. Rengi atmış çarşafın. Pencerede koyu bir perde. Kapaksız dolabın içindeki yığından buruşuk bir gömlek buldu, sırtına geçirdi. Aynı cüssedelerdi kardeşiyle ama gömlek boldu ona. Pantolon da. Cebinden bir çakı çıktı. Uzak zamanlara ait. Tanıdık. Açıp uzun uzun baktı sivri ucuna. Parmağıyla dokundu dikkatlice. Sonra katlayıp cebine geri koydu.
Diğer odanın aralık kapısından içeri baktı. Anası kendini bilmez yatıyordu, gözleri yarı açık. Girdi. Avucuyla anasının alnına düşen saçları geriye doğru taradı. Boşluğa bakmaya devam etti kadın. Yatağın yanındaki ilaç yığının içinden bir iki kutuyu aldı, inceledi. Yerine bıraktı. Komodinin üstünde soluk, siyah beyaz bir fotoğraf. Baba ve önünde duran boy boy üç çocuk. Anne yok. Baba heybetli. Anne zaman, baba tarih. Odada ekşi, tozlu bir koku. Pencereyi araladı. Çıkarken kapıyı hafif aralık bıraktı.
Mutfağa girdi. Masanın üstünde duran radyoyu açtı. Metalik bir cızırtı doldurdu mutfağı. Yan taraftaki tekerleği ince ince ileri geri hareket ettirip bir ezgi yakaladı sonunda. Sandalyeye oturup bir süre dinledi çalan türküyü. Gençliğinden bir zamana, bir yerlere gitti, orada kaldı bir süre. Kap kacak yığınının içinde birbirine eş iki bardak aradı. Dudaklarında bir ıslık. Fokurdayan çaydanlığın altını kıstı. Çay doldurdu bardaklara. Bahçeye açılan kapının önünde dikilip gökyüzüne baktı. Köpek birkaç kez havladı. Taze çiçek açmış ağaca dadanan kuş sürüsünün cıvıltılarına kızıyordu belli. Serinliği içine çekti. Özgürdü, dışarıdaydı.
Azat göz ucuyla süzdü onu, dişleri sıkıca kenetli. Egzoz borusuna benzer paslı bir parçayı bahçe kapısının yanındaki yeni gelen hurda yığınından alıp, yamaca bakan duvarın dibindeki benzer parçaların olduğu yere fırlattı. Kadem ağacın altındaki masaya bıraktı çayları. Bir sigara yaktı.
“Gel çayını iç. Sonra birlikte hallederiz.”
“Bu bahçenin işi hiç bitmez. Her şey eskir. Bozulur. Kırılır. Sonra buraya gelir.”
“Buraya gelen de satılır ha?”
“Bazen bahçe bir günde boşalır. Hepsi gider.”
“Hepsi değil anlaşılan. Hurda kamyonet hala duruyor.”
“O dursun.”
“Rıza, sen, ben ne oynardık bununla. Anam kızardı tetanos olacağız diye. Ah Rıza.”
“Ah Rıza, vah Rıza! Geçen geldi. Vadinin aşağısında, balıkçı teknelerinde çalışmış bir süre. Orada da rahat durmamış anladığım kadar. Karışık işler. Saklandı üç beş gün. Bir adres bıraktı gitti. Bu sefer turnayı gözünden vurmuşmuş da bilmem ne. Denizden, balıktan ne anlarsa o topal haliyle…”
“Ben de anlamadığım işler yaptım Azat. Mecbur kalınca…”
“İkiniz de Allah’ın yolundan çıktınız. Burnunuz boktan kurtulmadı.”
Sessizce sigarasından bir nefes çekti Kadem. Umursamazca gülümsedi bu tepkiye. Köpeğin başını okşadı. Çiçeğe durmuş ağaca doğru kaldırdı başını. Kuşları dinledi. Bahçeye göz gezdirdi. Kalktı. Ağaçtan bir yaprak kopardı. Kokladı.
“Haklısın. Babamın Allah’ının yolu.”
“Bu ağacı senin gittiğin gün diktiydi babam. Hatırladın mı? Rıza yeni doğmuştu daha.”
“Hatırlamaz mıyım? Bir güz günüydü. Hafız olayım diye gönderdi ya beni. Küçücüktüm daha.”
“Sen ne oldun?”
“Hafız oldum Azat. Ama sonra başka şeyler de okudum. Başka yollar da öğrendim.”
“O yollar yol muydu?”
“Benim yolumdu Azat. Yolum, yoldaşlarım, yolculuğum oldu benim.”
Bir la havle çekti Azat fısır fısır, başını Kadem’den ters tarafa çevirerek.
“Keşke beni gönderseydi babam.”
Çaylarını bitirip işe koyuldular. Bir düzeni vardı hurdalığın. Her şey benzerlerinin yanında. Neyin nereye konacağını hemen kavradı Kadem. Kardeşi titizdi bu konuda. Bir süre çalıştılar. Terlediler. Yoruldular. Hiç konuşmadan. Paslı bir parça Azat’ın elini kesti. Hemen koşup tulumbadan su çekti Kadem. Yarayı yıkadılar. Kanayan yere sıkıca bastırdı Azat.
“Sen otur,” dedi kardeşine. “Kalanını ben hallederim.”
“Alışığım ben. Aşım da var. Dert etme.”
“En azından artık aşı var ha?”
“Bak! Geldin, hoş geldin. İşte ev, işte aş. İstediğin kadar kal. Benim ayarımı bozma yeter!”
“Ne dedim ki şimdi?”
“Rıza’nın bacağı kimsenin suçu değil. Babamın başına kakıp durma! Aşıyı bilen mi vardı? Biz aşı mı olduk da? Allah öyle istedi, öyle oldu. Rıza’nın sorunu bacağı değil zaten. Senin de…”
“Benim sorunum ne Azat?”
Ağzındaki söz boğazına düğümlendi Azat’ın. Elindeki parçayı hırsla yere fırlatıp, hızlıca eve doğru yöneldi. İçeri girip kapıyı çarptı. Çekmecelerin birinden temiz bir bez parçası alıp yarayı sardı. Bir bardak su içti musluktan. Sonra bardağı tekrar doldurup anasının yanına gitti. Açık pencereyi kapattı. Yatağa, anasının yanına ilişti. İlaçlarını içirirken Kadem girdi odaya, terini silerek.
“Rıza bebekti, hatırlarsın,” dedi Azat. “Ufacık tefecik bir şeydi. Anam iş yaparken seninle abi kardeş başında beklerdik. Burada olduğun zamanlar. Aynı böyle.”
“Bilmez miyim? Gülüverdi mi biz de gülerdik. Sevimliydi kerata.”
“Babam bırakmadı ki gülelim. Anam da gülmedi hiç. Şimdi de gülmüyor. Konuşmuyor bile. Sadece bakıyor. Boş boş. Ölene kadar böyle. Yıllardır aynı. Ses yok. Hareket yok. Çürüdü yata yata.”
“Çorbasını ben içiririm bugün.”
“Daha değil. Birazdan.”
Odadan çıktılar. Mutfağa geçtiler. Dolaptan kahvaltılık bir şeyler çıkardı Kadem. Radyo hala çalıyordu. İki çatal buldu bulaşık yığınından. Suya tuttu. Azat çaydanlığı aldı. Ağacın altına taşıdılar. Güneş yükselmeye başlamıştı. Kuş sesleri azaldı. Köpek uyuyordu.
“Seni ben ihbar etmedim.”
“Biliyorum. Sen değildin.”
“Seni götürdükleri gün babam bu ağacı kesecekti, biliyor musun?”
“Rıza da değildi. Babamdı.”
“Ben engel oldum babama. Sen yokken hep bu ağaç vardı. Ben büyürken. Gölgesine, kokusuna…”
“Babamın yolu yol muydu Azat?”
“Bu ağaç nasıl böyle güzel? Nasıl böyle büyüdü? Allah’ın işi desem, niye sen?”
“Babamın bir gün çekip gittiği de yalan, değil mi?”
“Kitaplarını ağacın dibine gömmüştük ya hani seninle. Hepsini çıkarıp okudum sonra gizlice.”
“Babama ne oldu Azat?”
“Kitaplardan hiçbir şey anlamadım. Ama sana hak verdim. Ben senin yolunu anlamadım. Anladığım yolda kaldım.”
“Ya anam konuşursa bir gün?”
“Sen başkaydın. Bir tek ağaç anladı bunu. Hiç birimiz anlamadık.”
Güneş iyice yükselmişti. Bir iki lokma atıştırdı Kadem. Kardeşi tek lokma yemedi. Sadece çay içti. Ağacın gölgesine baktı Azat.
“Vakit ağacı diyorum ben buna. Bak. Öğle namazı vakti gelecek birazdan. Te şurası. İkindiyin de gölgesi bahçe kapısına vuracak.”
Gece yarısı, hurda kamyonetin paslı kasasına uzanmış sigara içerken yıldızlara baktı Kadem. Altındaki yerin de artık üstündeki gök kadar uzak olduğunu düşündü. Çıkmadan önce son ziyaretinde Rıza’nın söylediklerini düşündü. İçerideyken yazıp yazıp yırttığı satırları düşündü. Kimse inanmazdı hikâyesine ki gerçekti bu ev, bu bahçe, bu ağaç ve burada geçen hayatlar kadar. Sabah buradan sonsuza dek ayrılıp Rıza’nın Azat’a bıraktığı adrese gidecekti. Sonrasında kim bilir, nereye?
Hava serinledi. Gök kubbeden süzülen soluk ışığa sarındı. Üstüne sinen tütün kokusuna. Hurdanın paslı kızıllığına sarındı. Eksik çocukluğu, nasırlı dizleri, sırtındaki yaralar, cebindeki çakı, kapalı kapılar, görülmemiş hesaplar… Hepsi vardı ama hiç biri canlı değildi artık. Bellekte yer kaplayan bu buz parçasını zamanın aldırmazlığına bıraktı. Eriyip yok olmaya.
Bahçenin yanan ışığıyla irkildi. Kapı yönüne baktı. Azat bahçedeydi. Sessizce izledi. Ağacın başına geldi Azat. Yüzüne vuran ışıkta gözlerindeki donukluğu fark etti. Elinde bir kürek vardı. Bir iki bakındı, ağacın etrafında döndü. Bir yerde durdu. Kazmaya başladı.
Koşup yanına geldi Kadem.
“Anam,” dedi Azat. “Vakit geldi. Sabah ilk gölge buraya vurur.”
Birden tırnaklarının ucuna kadar buz kesti Kadem. Cebinden çakıyı çıkarıp Azat’a gösterdi.
“Babam da ikindi yönünde. Bahçe kapısına doğru.”

İsmail Akman, kendisini bir yolcu olarak tanımlıyor. Ellilerin kıyısında. Denizli’de yaşıyor. Arada uyanıyor. İki küçük fili var. Aklında da ne çok iş… Bütün bu yolların, yaşların, işlerin, düşlerin ve fillerin doyurulmasına çalışıyor. Şu sıra yorgun. Kitabını bitirdi. Kapağını daha göremedi.

