Elif Özge Karakaya
Güzelliğin ve çürümenin yan yana geldiği bir şehirdeyim. Kimi eleştirmenlere göre görünüşte ihtişamlı ama köklerinde lağım kokan, batmakta olan bir illüzyon şehri. Kanalların üzerinde ışık titriyor, sararmış cepheler suya yansıyor. İlk bakışta her şey kusursuz görünüyor. Biraz daha uzun kalınca nem hissediliyor. Sonra küf. Sonra zaman.
Venedik’te yaşlı bir adamın peşindeyim.
Thomas Mann’ın ‘Venedik’te Ölüm‘ündeki Gustav von Aschenbach’ın hikâyesindeyim.
Şehir, kitapta yalnızca bir dekor değil. Deniz kokusuna nem, neme küf, küfe zaman karışıyor. Güneş altında parlayan cephelerin ardında hastalık dolaşıyor. Venedik kendi güzelliğini taşırken aynı zamanda kendi sonunu da taşımakta. Belki de bu yüzden Aschenbach’ın hikâyesi burada geçmek zorundaydı. Çünkü o da tıpkı şehir gibi, dışarıdan bakıldığında hâlâ sağlam görünen ama içten içe çözülmeye başlayan bir yapı gibi duruyor.
Julia Kristeva, insanı en çok rahatsız eden şeyin bütünüyle yabancı olan değil, bir zamanlar kendisine ait olan olduğunu söyler. Ceset bu yüzden sarsıcıdır; ölümün kendisi değil, yaşamın hâlâ üzerindeki izleri. Venedik de köklerinden kusan, hastalıklı salgılar üreten ve ölümün kokusunu saklamaya çalışan devasa bir “ceset-şehir” haline gelecektir. Ne bütünüyle canlı ne de bütünüyle ölü. Tam da bu yüzden büyüleyicidir.
Münih’teki yaşamında disiplinin, ölçünün ve biçimin temsilcisi olan Aschenbach, Venedik’e geldiğinde yalnızca bir şehre değil, kendi sınırlarının çözülmeye başladığı bir bölgeye adım atar. Su ile kara arasındaki bu kaygan coğrafyada, yıllardır koruduğu düzen de yavaş yavaş dağılır. Sonra Tadzio çıkar karşısına.
Başlangıçta genç çocuk, onun gözünde kusursuz bir güzellik fikridir. Fakat zamanla hayranlık başka bir şeye dönüşür. Aschenbach, Tadzio’ya baktıkça yalnızca gençliği değil, kendi kaybettiği gençliği görmeye başlar. Tutkunun içinde utanç, arzunun içinde çaresizlik belirir.
“Kendisini hayran eden bu taze gençlik karşısında yaşlanmış vücudundan iğreniyordu.”
Hikâyenin en sarsıcı anlarından biri belki de budur. Çünkü burada tiksinti dışarıya değil, içeriye yönelir. İnsan bazen başkasından değil, kendi yaşlanmasından, kendi kırılganlığından, kendi faniliğinden çekilir.
Aschenbach’ın berbere gitmesi, saçlarını boyatması, yüzünü genç göstermeye çalışması bu yüzden trajiktir. Genç görünmeye çalıştıkça yaşını daha da görünür kılar. Boyalı saçları, renklendirilmiş dudakları ve koleralı çilekleriyle artık Tadzio’nun peşinden giden saygın bir sanatçı değil, kendi yarattığı maskenin içinde eriyen bir gölgeye benzer.
Bu sırada şehir de dönüşmektedir. Yetkililer salgını gizlemeye çalışırken Venedik yavaş yavaş çözülür. Sokaklarda ölüm dolaşır. Kanallardan yükselen koku ağırlaşır. Şehir, güzelliğinin içinde çürümeyi taşımaya devam eder.
Aschenbach’ın hikâyesi yalnızca yasak bir tutkunun hikâyesi değildir. Aynı zamanda sanatın da hikâyesidir. Mann, güzelliğin her zaman temiz kaynaklardan doğmadığını bilir. En parlak imgelerin altında kimi zaman arzu, utanç, korku ve çürüme birikir. Sanatçı bunları dönüştürmeye çalışır; karanlık olanı biçime, dağınık olanı güzelliğe çevirir.
Fakat bazen dönüştürdüğü şey ona geri döner.
Bu yüzden hikâyenin sonunda ölen yalnızca bir adam değildir. Hayatı boyunca ölçüye, biçime ve kusursuzluğa sığınmış bir sanatçı, dışarıda tutmaya çalıştığı şey tarafından yutulur. Tutku onu güzelliğe yaklaştırırken, aynı anda kendi çözülüşüne de götürür.
Mann’ın şu cümlesi bu yüzden bir itiraf gibi okunabilir:
“…sanatçıya esin akıtan kaynakların neler olduğunu bilmek, okurları çoğu zaman şaşkına çevirir, ürkütür, mükemmel olan eserin etkisini yok ederdi.”
Belki de sanatın sırrı burada saklıdır. Bizi en çok etkileyen eserler, kusursuzluğun değil, kusursuzluğu tehdit eden şeylerin kıyısında doğar. Venedik’in güzelliği nasıl yükselen suyla birlikte düşünülüyorsa, Aschenbach’ın tutkusu da çürümeden ayrı düşünülemez.
Venedik bunu bilir. Aschenbach da.
* Thomas Mann, Venedik’te Ölüm, Çeviri: Behçet Necatigil, İstanbul, Can Sanat Yayınları, 2014

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


