Emel Altuntaş
Dünya kumarhanesine hoş geldiniz. Zarlar hileli, kağıtlar çoktan dağıtılmış, makineler hep kazanır ve birey çoğunlukla kaybeder. Belki de önce, Stoacıların savunduğu gibi bütün dayatmaları kabullenmeli, sonra zar tutmayı öğrenmelidir.
Varoluş özden önce gelir, insan önce vardır, sonra kendi seçimleriyle kendini yaratır. (Jean-Paul Sartre) Varoluşçu düşünce insanın, cüz’i bir özgürlükle kendi seçimlerini yapmak zorunda olduğunu savunur. Sonuçta kendini var edebilmelidir. Fakat dayatılmış yaşam paketi, bu cüz’i özgürlüğün seçimleri ile sürekli pazarlık halindedir. Yine de birey, yüksek gerilim hattındaki bu pazarlıktan vazgeçemez. İçine doğduğu dünyayı ve ona çoktan dayattıklarını reddedemez. Yaşam paketi dediğimiz şeyin, görünen ve gölgede kalan dayatmaları vardır. Seçimlerin sunağı, bu dayatmalar tarafından fonlanmaktadır.
İnsan, bu hayatta ne arar? Daha fazla para, iyi yaşam mı? Üremek ve çoğalmak mı sadece? Aşk mı arar mesela? Hayat kısa bir yolculuksa tüm bu saydıklarımız, yolunun üstüne çıkacaktır, yani onlar zaten oradalar, varlar. Bireyin kendisine dayatılan kuralların, aydınlık ve karanlık tarafları ile özgürce aldığı sanrısına kapıldığı seçimlerinin oluşturduğu hayat orkestrasında aradığı; kendi sesidir. Ahengi bozuk, dayatmacı enstrümanlar ile kötücül seçim sunağının çığırtkanlarından çıkan ses, asla onunki olamaz.
Hangi eve, şehre, ülkeye, coğrafyaya doğduysa ora halkından biridir, insan. Bu, yaşam paketinin vitrinidir. Bir de onun iç dünyası vardır ki kesinlikle bu vitrinle çok ilgilidir. Gelişen korkular, bastırılma, geçmişle hesaplaşamama durumları, bu paketin gölgede kalan tarafıdır. Kişi, seçimlerini yaparken parlak ve aydınlık tarafın yanı sıra bu karanlıktan da beslenir. O halde parmak kaldırdığı seçenek, saf, özgür iradesinin sonucu olamaz. Önce içine doğduğu aileyle, sonra toplumla çatışır insan. Çünkü kendisi için hazır bir yaşam paketi sunulmuştur. Onu reddedecek, sınırları alt etmek için savaşacak, kendi seçimlerini yapacaktır. Bu acılı süreçteki başarısı, hem toplumu hem de insanı büyütecektir. Değişimin hemen şimdi olması beklenemez. Sonuçları zamanla fark edilir. Seçimlerin ve dayatmaların dengede ilerlemesi, toplumun devamlılığının garantörü iken bir parçası olarak bireyi de büyütür. Kendi seçimlerini özgürce yapabilmiş sorumlu bireylerin oluşturduğu bir toplum hayal edilebilir.
İçinde bulunulan toplumun temel aldığı düzenin devamlılığı, bir takım dayatmaları gerektirir. Kurallar ve yasalarla çizilmiş sınırlar olmazsa karmaşa doğacaktır. Bir de geleneksel aktarımlar söz konusudur. Birey böyle bir ortamın içinde seçimlerini yapacak ve kendi rengini bulacaktır. Her seçim bir fırça darbesi gibi dolduracaktır tuali. Dayatılanların genel bir çerçeve olduğu doğrudur fakat içini hangi renklerle boyayıp nasıl bir eser yaratacağı bireyin kendi elinde olmalıdır. Eğer bu dayatmalar zorbalık düzeyinde olursa bireyin özgürlüğünü, yaratıcılığını elinden alacaktır. Aslında uzun vadede, toplumun devamlılığını da tehlikeye sokacaktır bu durum. Gergin, saldırgan, kötülüğü normalleştirmiş, kimlik sorunu yaşayan bir toplum yaratmak için sistematik dayatma yeterlidir.
Her ne olursa olsun insanların özgürce seçim yapabilmesi, kendilerini en iyi şekilde ifade biçimidir de. Bu şekilde, toplumun bütün katmanları parlayacak, farklılıklar birbirini besleyip güçlendirecektir. Ayrıca hür irade ile seçim yapabilmek demokrasinin bir gereğidir. Bireyler, özgür seçimler yaparak dayatılan hazır formları reddedip hayal ettikleri geleceği kendi elleriyle hazırlarlar. Böylece tek tip düşünce anlayışı çöpe gidecektir. Fakat dayatmanın otorite kurma azmi; seçimleri, seçilecekleri, kendi hegemonyasına almasını gerektirir. Böylece kanunlar, kurallar, hep otoriteye ve ona hizmet eden yandaşlarının lehine çalışır. İşte burada toplumsal uzlaşı çöpe gitmiş, adalet temelinden sarsılmıştır. Artık toplumun her bir katmanının kalemi kırılmıştır, hiçbiri; rengini, sesini parlatamaz, kendini ifade edemez çünkü yasaktır. Huzursuz ve gergin ortam, bir suçlu arar ve insanlar, birbirlerinden hınç almak için ufak bir kıvılcım bekler. Otorite, hiç acımadan toplumu oluşturan bütün renkleri, çeşitliliği kendi biçtiği ve diktiği çuvalın içine tıkıştırmıştır. Ben istedim, ben yaptım, oldu, der. Siyasi otorite; toplumu, kendi çıkarları ve devamlılığı için kurnazca yöntemlerle kandırabilir, eğer biz gidersek her şey mahvolur sanrısı yaratabilir, kendisine muhalif olanları tek tek ortadan kaldırabilir, hapse atabilir. Zamanla daha da güçlenerek kendine elit bir çevre yaratır, halkın rızasını aramaz. Toplum, tek bir liderin, tek bir partinin dayattığı hayatı yaşamaya mahkûm edilir. Artık işler tersine dönmüştür. Siyasi seçimler bile görüntüden ibarettir.
Gerçek iktidar sahibi toplum olmalı, seçimleriyle yönetenleri değiştirebilmelidir. Başka bir söylemle dayatmanın gücü, halkın elinde olmalıdır. Ne yazık ki günümüz demokrasilerinde, halkın seçenekleri otoriter rejimi beslemekte, bu da siyasi arenada at koşturan iktidar sahiplerinin elini güçlendirmektedir. Böyle bir durumda travma, bireyi aşar. Tedirgin, önünü göremeyen, umutsuz insan yığını giderek yükselmektedir. Fakat özgürlük tutkusu hatta bağımlılığı toplumu yığın olmaktan kurtaracak en güçlü damardır.
Sartre’ın varoluşçu felsefesi, İnsan özgürlüğe mahkumdur, der. Seçmek, seçmemek, boyun eğmek, isyan etmek de insanın seçimlerinin sonucudur. Bu düşüncenin tam karşısında duranlarsa kadercilerdir. Spinoza ise seçim yaptığını sanan insanın gölgede kalan yanlarını işaret eder. İçine doğulan toplumun öğretileri, gelenekleri, baskıları özetle dayatmaları, yapılacak seçime giden yolu çoktan hazırlamıştır. Stoacılar, dayatmayı kabul eder. Onun kaynağını, nereden geldiğini bilirken ona engel olamayacağının da farkındadır. Bunu bilmek ve kabul etmek, bireye çok daha doğru seçimler yapmanın yolunu açacaktır. Dayatmacı efendi ve buna maruz kalan köle arasındaki çatışmada Hegel; efendinin, kölenin varlığına ve onu onaylamasına ihtiyacı olduğunu savunur. Aslında kölesine bağımlıdır ve bu bağımlılık zamanla ona özgürlüğünü kaybettirir. Köle ise verdiği varoluş savaşında özgürlüğüne kavuşur.
İnsan, yaptığı seçimlerin ortaya koyduğu yansımadır da denebilir. Ona dayatılmış bir düzenin, sistemin içine doğmuştur bir kere. İşte bu dar alanda özgürce seçimler yapabileceği ütopyasına tutunur. Günümüz insanı, giderek daralan bu yolda gücü olsa da dik durabilecek durumda değildir. İçine doğduğu toplum, aile, bunların bileşkesinin aktarıp toparladığı gelenekler, ortak “akıl”, geçim kaygısı ve siyasi yönelimleri; bireyin yolu olmuştur artık. Kendince seçimler yapar güya. Ona seçenek sunan sunağın kaynağı neresidir, bilemez. Sonuçta insan, içine doğduğu hazır yaşam paketinin dışında özgürce, kendi seçimlerini yapmak isterken yüksek gerilim hattının tam ortasında, savunmasızdır. Zar tutmayı öğrendiyse ne ala…

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

