Nilgün Karataş
Tanrı’nın bir oğluydu o -eğer bu ifadenin bir anlamı varsa tam da budur- ve Babasının göreviyle meşgul olmalı, uçsuz bucaksız, hoyrat ve cafcaflı bir güzelliğin hizmetinde olmalıydı. Bu yüzden on yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun icat edebileceği birini yarattı ve ona sonuna kadar sadık kaldı.
Ondan ne zaman söz edecek olsak, aklımıza ilk olarak aşk gelir… Bir kadını böyle güzel seven, her ne yapıyorsa sırf ona kendini sevdirebilmek için yapan bir adamdır anımsadığımız. Tabii bir de bu adamın, zenginliği, şatafatlı hayatı, yakışıklılığı da anılmazsa olmaz.
Muhteşem. Sanırım onu tanımlayacak en uygun kelime buydu. Ve beni en ürküten kelimelerden biri de bu: Muhteşem.
O aşamaya gelinceye kadar çekilen acılar, ödenen bedeller bir yana, mutlu aşk yoktur diyen Aragon’un haklı çıkacağını bilmek içten içe kemirir insanı.
Yine de onun gibi insanlara gizliden gizliye bir hayranlık besliyor olabilirim; sevmedikleri ile sevdiklerinin yerini değiştirip, kendini yeniden icat eden… Cortázar’ın o pembe, melankolik aksolotl[1]’lara bakarken hissettiği o tekinsiz büyüleniş gibi; bir gün onun gibi birine dönüşmekten korkarak ama o sonsuz ‘kendi kendini yenileme’ kabiliyetine imrenerek.
Her şeyi yeniledi. Önce adını değiştirdi. Sonra konuşmasını, saçını, kıyafetlerini, duruşunu, yürüyüşünü ve bakışlarını. Doğduğu yer, ailesi, geçmişine ait ne varsa ona yetmemişti; çünkü o seçmemişti bunların hiçbirini. Bir insanı, insan yapan ne varsa hepsini söküp yerine yenilerini yerleştirdi.
Tanrı’nın oğluydu o; ancak Babasını meşgul etmemek için, icat edebileceği en kusursuz ‘öteki’yi yarattı ve ona sonuna kadar sadık kaldı. Zengindi artık, ışıltılı bir hayat seçmişti. İnsanlar kolayca kabul etmişti onu; oysa kimse, kim olduğunu bilmiyordu.
Çoğu zaman hakikati değil de iyi anlatılmış bir başarı hikayesini dinlemekten haz duyar insanlar. Madem herkesin ne istediği belliydi, o halde onlara inanacakları bir hayat sunulmalıydı.
Evinin kapıları herkese açıktı. Büyük sofralar kuruyor, ışığın tam altında duruyordu. Yüzlerce insan geliyordu, gidiyordu cennetine, çoğunu tanımıyordu. Umurunda değildi. O sadece birini bekliyordu, sevdiği kadını. Yeşil ışığı seyrediyordu o yüzden. Biliyordu o tam karşı kıyıdaydı. Ah bir kere gelse, o hiç durmadan ona doğru uçacaktı.
Bir gün istediği oldu, yeniden birlikteydiler. İlk tanıştıklarında kadın ona sahip olduklarını göstermişti, bu kez o her şeyini gözler önüne serdi: Evini, devasa kütüphanesini, Avrupa’dan özel olarak getirtilmiş ipek gömleklerini, bahçesindeki egzotik meyveleri… Sanki bütün bunlar birer kanıtmış gibi. Sanki sevmenin ölçüsü, hisler değil de sergilediklerinle belirlenebilirmiş gibi.
Kadın ona tam olarak inandı mı, gerçekten sevdi mi, geçmiş zamanların birinde sevmiş miydi? Emin değilim. Ortada hep bir soru işareti vardı. Adam bunu bir türlü kavrayamadı.
Çünkü o yalan söylemiyordu; aşkı gerçekti, hayatı gerçekti. Hepsini kendi inşa etmişti, olması gerekeni kurmuştu, kurgulamıştı. Hile sayılır mıydı bu? Kurgu bir hayatı, muhteşem bir şekilde canlandırmak.
Burada durmalıyım; ona yeni bir hikâye yazacak değilim, Fitzgerald’ın anısına saygısızlık etmek, karakterini çalmak istemem. Bu onun hikâyesi. Bu adamın adı Jay Gatsby.[2]
Ve evet Gatsby’nin hikâyesi çoğu zaman bir başarı anlatısı gibi okunur: Fakir bir gencin kendini yeniden yaratışı, zenginliği ve hayallerine yaklaşma çabası… Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir yükseliş hikâyesidir bu. Ama yakından bakınca, asıl mesele başarının kendisi değil, onun nasıl kurulduğudur.
Gatsby geçmişini geride bırakmamıştı, onu silmişti. James Gatz ortadan kaybolmuştu, yerine Jay Gatsby konmuştu. Bu yeni kimlik, dikkatle planlanmış bir tekrarın, sonucuydu. Çünkü kimlik her zaman bulunan bir şey değildir; çoğu zaman sürdürülen bir performanstır.
Gatsby bir hayat yaşamadı aslında onun hayat dediği şey, malikanesine kurdurduğu dans pistleri gibiydi. Goffman’ın şu meşhur “sahnenin önü”[3] dediği kavram, Gatsby’nin tüm varlığını açıklıyor bir anlamda. Devasa malikanesi, her gece patlayan şampanya mantarları ve tanımadığı kalabalıklara açtığı kapıları, aslında kişisel bir tercih değil; patriyarkanın ve kapitalizmin ona dayattığı bir “erkeklik rolü”nün dekoruydu.
Bu dünyada bir erkeğe daha en baştan şu söylenir: Olduğun hâlinle yeterli değilsin. Sevilmek için bir ‘şey’ olmalısın. Görünür olmak için önce kendini kanıtlamalısın.
Ve bu kanıt, çoğu zaman içsel bir şey değildir. Ölçülebilir, gösterilebilir, sergilenebilir olmalıdır.
Para. Statü. Güç.
Gatsby tam da bunu yapar. Çünkü başka bir yolu yoktur. Kendi hakikatiyle kalırsa görünmez olacaktır. Ama doğru hikâyeyi kurarsa, herkes ona inanacaktır. Bu yüzden onun hayatı bir yalan değil, bir uyum biçimidir. Ve bu noktada hakikat yetersiz kalır. Hakikat yetmediğinde ise yerini performans alır. Belki de bu yüzden kurduğu hayat bu kadar ikna edicidir. Çünkü yalnızca ona ait değildir.
Peki, bunca çaba bir kadın için miydi? Burada Lacan’ın ‘objet petit a’sı[4] devreye girer. İnsan arzusu asla tam olarak karşılanamaz; çünkü biz aslında kişiyi değil, o kişinin temsil ettiği şeyi arzularız. Düşünelim: Gatsby, Daisy’ye âşık mıdır gerçekten? O, Daisy’nin güzelliği kadar temsil ettiği o ulaşılamaz sınıfsal dokunulmazlığa ve o kadının mümkün kıldığı hayale aşıktı, desek haksızlık mı etmiş oluruz? Belki evet belki de hayır ama Daisy, onun kurguladığı o muazzam yapbozun eksik olan son parçasıydı. Ona sahip olduğunda, geçmişi de satın almış olacağına inanıyordu.
Romanın sonunda tüm kurgu çöker. Geriye hüzün kalır.
Buna karşın bu hikaye neden bu kadar sevilir? Aşk mıdır bizi etkileyen? O şatafatlı hayat mı? Gatsby’i en yakışıklı döneminde Di Caprio’nun oynaması mıdır? Yoksa gördüğümüz şatafata yabancı olsak da duygusunun çok tanıdık gelmesi midir?
Dillendirmeye her zaman cesaret edemeyebiliriz, hadi yeri gelmişten açıkça soralım o soruları: Hayatımızı yaşıyor muyuz, yoksa kuruyor muyuz? Kim olduğumuzu keşfediyor muyuz, yoksa icat mı ediyoruz? Değer birimimiz ne? Birinin ne olduğu mu, yoksa nasıl göründüğü mü?
Bu yüzden asıl mesele yalnızca Gatsby değil de, hakikatin yetersizliği olmasın?
Bunları düşününce hikayenin bütün yaldızları dökülüyor. Anlıyoruz ki bizi büyüleyen bir başarı hikayesi değil, performans sanatıdır. Ancak performansın başarısı, algıya göre değişir. Daisy için onun sahip olduğu ne varsa sadece bir dekorken, Gatsby için -cebren ve hileyle de olsa- kazanılmış bir zaferin anıtlarıdır. Gatsby, iskelenin ucundan dönüp malikanesine adım attığı anda bir aşık değil, bir illüzyonisttir artık. İnşa ettiği bu hayat, Baudrillard’ın deyimiyle kusursuz bir simülakr[5] evrenidir Kütüphanesindeki sayfaları hiç açılmamış gerçek kitaplar gibi; her şey gerçek görünür ama kimse tarafından okunmaz.
Hadi biz okumayı deneyelim.
“Tanrı’nın bir oğluydu o -eğer bu ifadenin bir anlamı varsa tam da budur-…” diyen Fitzgerald’ın bu büyüleyici cümlesi, işimizi kolaylaştırabilir. Burada kastedilen muhtemelen İncil’deki Rab (İsa) olsa da Fitzgerald’ın bir tersine İsa figürü yarattığını varsayarak, dini bir referansı (enkarne olmak/beden bulmak) tamamen materyalist bir dünyaya uyarlamak istiyorum.
İsa, Babasının isteğini yerine getirmek için dünyaya inmiştir. Gatsby ise babasının görevini üstlenmiştir. O, “Baba” olarak gördüğü “hoyrat ve cafcaflı güzelliğin” (Amerikan rüyası, ihtişam, estetik) hizmetine girer. James Gatz, kendini yoksul bir çiftçi ailesinden koparıp, adeta “kendi kendini vahyederek” Gatsby’yi yaratır. Ancak yaratılan İsa değil, İkarus’tur.
Şimdi hikayeyi bir de böyle okuyalım.
Asıl konumuz neydi? Gatsby’nin trajedisinin, sadece bir aşkın imkansızlığı değil, insanın kendi doğasını bir mühendislik projesine dönüştürme hırsı (ya da becerisi) olmasıydı. İşte bu noktada, onu antik mitolojinin en hüzünlü figürlerinden biri olan İkarus ile aynı kıyıya vurduran şey tam olarak bu değil midir?
İkarus’un kanatları, babası Daedalus’un dehasıyla -ama eğreti bir malzemeyle- balmumuyla tutturulmuştu. Gatsby’nin kanatları da benzer bir yapaylıkla inşa edildi: Oxford aksanı, pembe takım elbiseler, karanlık yollardan elde edilmiş servet ve hiç bitmeyen partiler. Bu kanatlar onu yoksulluğun gri denizinden çekip çıkarmıştı ve “yeşil ışığın” o göz alıcı parlaklığıyla hizalamıştı.
Ancak İkarus’un hikayesi bize şunu da anlatır: Yapay kanatlarla yüksekten uçamazsın, sınırlarını bilmelisin!
Gatsby güneşe, yani Daisy’nin temsil ettiği o ulaşılmaz “eski para” ve “soyluluk” katına yaklaştıkça, balmumu erimeye başladı. Buradaki güneş, sadece bir aşkın ateşi değil; aynı zamanda sınıf farkının, o buz gibi elitizmin yakıcılığıdır. Hatırlayalım; sevimsiz (ve başka türlü bir sahtekar koca) Tom Buchanan’ın bir akşam yemeğinde Gatsby’nin tüm geçmişini ve hilesini ortaya döktüğü o an, balmumunun eriyip kanatların döküldüğü an değil mi?
Bugün de modern İkarus’lar, benzer kanatlarla uçmaya zorlanıyor. Sistemin onlara dayattığı “başarı” ve “güç” imajı, çoğu zaman kendi gerçekliklerine yabancı birer protez gibi duruyor üzerlerinde.
Kariyer basamakları, statü sembolleri ve sosyal medyadaki “kusursuz hayat” performansları; hepsi güneşle ilk temasta hepimizi yarı yolda bırakacak birer balmumu kanat aslında. Çünkü sistem geçmişten bu yana erkeğe (günümüzde herkese) şunu fısıldıyor: “Yerin seni tatmin etmiyorsa, kendine kanatlar icat et. Ama sakın unutma; o kanatlar senin değil, bizim sana ödünç verdiğimiz birer illüzyon.”
Gatsby’nin denize düşüşü, Bruegel’in[6] tablosundaki gibi sessiz ve yalnız oldu. Partilerine gelen yüzlerce davetli, kanatları eriyen bu adamın düşüşünü görmedi bile; onlar başka yerlerde dans etmeye devam etti, başkalarıyla güldü, eğlendi. Tıpkı bugün de performansın bittiği yerde kalabalıkların da dağılması gibi.
Gatsby, kıyıya vurduğunda üzerinde hala o şık ceketi vardı ama altında artık James Gatz’ın o savunmasız, çıplak hakikati yatıyordu. İronik olan şudur ki; hayatı boyunca inkâr ettiği, öldü saydığı geçmişi, yani biyolojik babası çıkıp geldi cenazesini kaldırmaya.
Fitzgerald’ın bıraktığı yerden bakınca görüyoruz ki; Gatsby’nin ölümü sadece bir adamın sonu değil, bir kurgunun dağılmasıdır. Sahne ışıkları söner, partiler biter, misafirler gider ve geriye sadece yeşil ışık kalır.
Bugün de çoğumuz aynı ışığa bakıyoruz; kendi icat ettiğimiz kanatlarla, o erişilmez güneşe ulaşmaya çalışıyoruz. Belki de hepimiz, bir gün “sahnenin arkasına” dönmekten korkan gizli birer Jay Gatsby’yizdir.
Ve belki de en büyük hile şudur: Hakikat yetmediğinde, yerine muhteşem bir hayat arzulamak.
[1] Julio Cortázar’ın ünlü “Axolotl” öyküsüne ve bir tür semender olan bu canlının kendini yenileme yeteneği de atıf yapılmaktadır.
[2] Yazar F. Scott Fitzgerald tarafından yazılan ve ilk olarak 1925 ylında yayımlanan “The Greak Gatsby” romanı.
[3] Sosyolog Erving Goffman’ın “Sahnenin Önü” kavramı; bireyin belirli bir rolü oynadığı, başkaları tarafından gözlemlendiği alanı tanımlar.
[4] Jacques Lacan ve Objet Petit A: Lacan psikanalizinde bu terim, “arzunun ulaşılamaz nedeni”ni temsil eder.
[5] Düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard ve Simülakr Kuramı: Modern dünyada “gerçek”, yerini imajlara ve kopyalara bırakmıştır. Bu kopyalara simülakr, bunarın aslından daha gerçek algılandığı duruma da simülasyon denir.
[6] Ressam Pieter Brueghel’e (1525-1569) atfedilen “İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara” adlı tabloda kimse kimse bu büyük trajediye dönüp bakmaz; hayatın kendi sıradan akışında, bir kahramanın yok oluşu sadece küçük bir su sıçramasıdır.

Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


