Close Menu
    Son Eklenenler

    Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

    Nisan 29, 2026

    NİHAL GÜNDÜZ ile GÖRÜNTÜNÜN SESSİZ İZLERİ

    Nisan 29, 2026

    Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

    Nisan 27, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Perşembe, Nisan 30
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      1 KAVRAM 10 DÜŞÜNÜR: Varoluşun On Yüzü

      Ağustos 2, 2025

      Ulus Baker: Kısacık hayatına çağları sığdıran ‘birisi’

      Temmuz 12, 2025

      Institut français, Fransız yazar, felsefeci ve filolog Barbara Cassin’i ağırlıyor

      Şubat 25, 2025

      Sade Yaşamın Gücü: Epikür ve Tao’nun izinde sadeleşmek

      Aralık 7, 2024

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Yeni Eril: Dr. Nil Keskin’den kapsamlı bir dönüşüm rehberi

      Mart 4, 2025

      Cansel Oruç’un ‘Başarmaktan Korkma’ kitabı okuyucuyla buluştu

      Aralık 26, 2024

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      ORTAÇAĞ’IN ORTASINDA BİR ŞEHİR: MDINA

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Duygularımı Tanıyorum Serisi

      Nisan 20, 2026

      “Bir ‘teselli’ ver…”

      Nisan 20, 2026

      Sandviç Kuşağı: Arada Kalmışlık

      Nisan 19, 2026

      Var ol! Kelime büyücüsü çok yaşa!

      Nisan 15, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Mayın Tarlası: Sessiz gerilimlerin izinde bir ilk kitap

      Nisan 27, 2026

      Filiz Çiçek’ten adalet ve intikam romanı: Kayıp Ada ve Şeytanları

      Nisan 22, 2026

      Adını Sen Koy: İki farklı zaman, iki farklı kadın ve benzer bir hikaye

      Nisan 21, 2026

      Duygularımı Tanıyorum Serisi

      Nisan 20, 2026

      Ayın Şarkıları: MART AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Mart 8, 2026

      İş Sanat’ın Parlayan Yıldızlar konserleri devam ediyor

      Ocak 15, 2026

      AYIN ŞARKILARI: OCAK AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Ocak 1, 2026

      Sanatın özgür ruhlu bilgesi Patti Smith İstanbul’a geliyor

      Aralık 14, 2025

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lV

      Nisan 12, 2026

      Sibel Kırcadere Uslu ile İsmi Olmayan Hikayeler

      Mart 16, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lll

      Mart 16, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Río Sur, Pera Müzesi’nde

      Ekim 16, 2025

      Dalí’nin Tavşan Deliği: Bir romanın resme dönüşen rüyası

      Haziran 12, 2025

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nden ücretsiz sergi turları

      Şubat 20, 2026

      Isabel Muñoz’un Göbeklitepe fotoğrafları Berlin’de

      Şubat 10, 2026

      Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

      Nisan 27, 2026

      Palu Ailesi skandalı belgesel oldu

      Nisan 10, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan’da sinemaseverlerle buluşuyor

      Mart 24, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ‘Bir Sahne Şövalyesinin’ mirasına bakmak

      Mart 27, 2026

      Sahnede paranormal bir deneyim: “Geceyarısı Hayaleti” başlıyor

      Mart 19, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      NİHAL GÜNDÜZ ile GÖRÜNTÜNÜN SESSİZ İZLERİ

      Nisan 29, 2026

      Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

      Nisan 27, 2026

      Mayın Tarlası: Sessiz gerilimlerin izinde bir ilk kitap

      Nisan 27, 2026
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Vildan Külahlı Tanış: Kelimeler efsunlu nesneler gibidir

      Nisan 11, 2026

      Ebru Karaayvaz’dan ağlarken güldüren kitap: Reçeteye Mizah Ekledim

      Mart 9, 2026

      Bozkurt: Yeni nesil yayıncı Toros, kitabı sadece basılı ürün gibi görmüyor!

      Mart 2, 2026

      “Gençler Nereye?” kitabının yazarı Tuğçe Tatari: Türkiye gençlerini duymuyor ve görmüyor

      Şubat 27, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      Don Quixote’un zırhı: Dünyaya karşı giyinmek

      Ocak 10, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Pablo Neruda: Aşkın, kavganın ve sessiz coğrafyaların şairi

      Temmuz 12, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      Duygularımı Tanıyorum Serisi

      Nisan 20, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      Vildan Külahlı Tanış: Kelimeler efsunlu nesneler gibidir

      Nisan 11, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Suare Öykü
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » YEŞİL IŞIĞA BAKARKEN: İCAT EDİLMİŞ İKARUS
    Nilgün Karataş - SuareMag

    YEŞİL IŞIĞA BAKARKEN: İCAT EDİLMİŞ İKARUS

    Nisan 1, 2026Yorum yapılmamış8 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    henize Nilgün Karataş
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Nilgün Karataş

    Tanrı’nın bir oğluydu o -eğer bu ifadenin bir anlamı varsa tam da budur- ve Babasının göreviyle meşgul olmalı, uçsuz bucaksız, hoyrat ve cafcaflı bir güzelliğin hizmetinde olmalıydı. Bu yüzden on yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun icat edebileceği birini yarattı ve ona sonuna kadar sadık kaldı.

    Ondan ne zaman söz edecek olsak, aklımıza ilk olarak aşk gelir… Bir kadını böyle güzel seven, her ne yapıyorsa sırf ona kendini sevdirebilmek için yapan bir adamdır anımsadığımız. Tabii bir de bu adamın, zenginliği, şatafatlı hayatı, yakışıklılığı da anılmazsa olmaz.

    Muhteşem. Sanırım onu tanımlayacak en uygun kelime buydu. Ve beni en ürküten kelimelerden biri de bu: Muhteşem.

    O aşamaya gelinceye kadar çekilen acılar, ödenen bedeller bir yana, mutlu aşk yoktur diyen Aragon’un haklı çıkacağını bilmek içten içe kemirir insanı.

    Yine de onun gibi insanlara gizliden gizliye bir hayranlık besliyor olabilirim; sevmedikleri ile sevdiklerinin yerini değiştirip, kendini yeniden icat eden… Cortázar’ın o pembe, melankolik aksolotl[1]’lara bakarken hissettiği o tekinsiz büyüleniş gibi; bir gün onun gibi birine dönüşmekten korkarak ama o sonsuz ‘kendi kendini yenileme’ kabiliyetine imrenerek.

    Her şeyi yeniledi. Önce adını değiştirdi. Sonra konuşmasını, saçını, kıyafetlerini, duruşunu, yürüyüşünü ve bakışlarını. Doğduğu yer, ailesi, geçmişine ait ne varsa ona yetmemişti; çünkü o seçmemişti bunların hiçbirini. Bir insanı, insan yapan ne varsa hepsini söküp yerine yenilerini yerleştirdi.

    Tanrı’nın oğluydu o; ancak Babasını meşgul etmemek için, icat edebileceği en kusursuz ‘öteki’yi yarattı ve ona sonuna kadar sadık kaldı. Zengindi artık, ışıltılı bir hayat seçmişti. İnsanlar kolayca kabul etmişti onu; oysa kimse, kim olduğunu bilmiyordu.

    Çoğu zaman hakikati değil de iyi anlatılmış bir başarı hikayesini dinlemekten haz duyar insanlar. Madem herkesin ne istediği belliydi, o halde onlara inanacakları bir hayat sunulmalıydı.

    Evinin kapıları herkese açıktı. Büyük sofralar kuruyor, ışığın tam altında duruyordu. Yüzlerce insan geliyordu, gidiyordu cennetine, çoğunu tanımıyordu. Umurunda değildi. O sadece birini bekliyordu, sevdiği kadını. Yeşil ışığı seyrediyordu o yüzden. Biliyordu o tam karşı kıyıdaydı. Ah bir kere gelse, o hiç durmadan ona doğru uçacaktı. 

    Bir gün istediği oldu, yeniden birlikteydiler. İlk tanıştıklarında kadın ona sahip olduklarını göstermişti, bu kez o her şeyini gözler önüne serdi: Evini, devasa kütüphanesini, Avrupa’dan özel olarak getirtilmiş ipek gömleklerini, bahçesindeki egzotik meyveleri… Sanki bütün bunlar birer kanıtmış gibi. Sanki sevmenin ölçüsü, hisler değil de sergilediklerinle belirlenebilirmiş gibi. 

    Kadın ona tam olarak inandı mı, gerçekten sevdi mi, geçmiş zamanların birinde sevmiş miydi? Emin değilim. Ortada hep bir soru işareti vardı. Adam bunu bir türlü kavrayamadı.

    Çünkü o yalan söylemiyordu; aşkı gerçekti, hayatı gerçekti. Hepsini kendi inşa etmişti, olması gerekeni kurmuştu, kurgulamıştı. Hile sayılır mıydı bu? Kurgu bir hayatı, muhteşem bir şekilde canlandırmak.

    Burada durmalıyım; ona yeni bir hikâye yazacak değilim, Fitzgerald’ın anısına saygısızlık etmek, karakterini çalmak istemem. Bu onun hikâyesi. Bu adamın adı Jay Gatsby.[2]

    Ve evet Gatsby’nin hikâyesi çoğu zaman bir başarı anlatısı gibi okunur: Fakir bir gencin kendini yeniden yaratışı, zenginliği ve hayallerine yaklaşma çabası… Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir yükseliş hikâyesidir bu. Ama yakından bakınca, asıl mesele başarının kendisi değil, onun nasıl kurulduğudur.

    Gatsby geçmişini geride bırakmamıştı, onu silmişti. James Gatz ortadan kaybolmuştu, yerine Jay Gatsby konmuştu. Bu yeni kimlik, dikkatle planlanmış bir tekrarın, sonucuydu. Çünkü kimlik her zaman bulunan bir şey değildir; çoğu zaman sürdürülen bir performanstır.

    Gatsby bir hayat yaşamadı aslında onun hayat dediği şey, malikanesine kurdurduğu dans pistleri gibiydi. Goffman’ın şu meşhur “sahnenin önü”[3] dediği kavram, Gatsby’nin tüm varlığını açıklıyor bir anlamda. Devasa malikanesi, her gece patlayan şampanya mantarları ve tanımadığı kalabalıklara açtığı kapıları, aslında kişisel bir tercih değil; patriyarkanın ve kapitalizmin ona dayattığı bir “erkeklik rolü”nün dekoruydu.

    Bu dünyada bir erkeğe daha en baştan şu söylenir: Olduğun hâlinle yeterli değilsin. Sevilmek için bir ‘şey’ olmalısın. Görünür olmak için önce kendini kanıtlamalısın. 

    Ve bu kanıt, çoğu zaman içsel bir şey değildir. Ölçülebilir, gösterilebilir, sergilenebilir olmalıdır. 
    Para. Statü. Güç. 

    Gatsby tam da bunu yapar. Çünkü başka bir yolu yoktur. Kendi hakikatiyle kalırsa görünmez olacaktır. Ama doğru hikâyeyi kurarsa, herkes ona inanacaktır. Bu yüzden onun hayatı bir yalan değil, bir uyum biçimidir. Ve bu noktada hakikat yetersiz kalır. Hakikat yetmediğinde ise yerini performans alır. Belki de bu yüzden kurduğu hayat bu kadar ikna edicidir. Çünkü yalnızca ona ait değildir. 

    Peki, bunca çaba bir kadın için miydi? Burada Lacan’ın ‘objet petit a’sı[4] devreye girer. İnsan arzusu asla tam olarak karşılanamaz; çünkü biz aslında kişiyi değil, o kişinin temsil ettiği şeyi arzularız. Düşünelim: Gatsby, Daisy’ye âşık mıdır gerçekten? O, Daisy’nin güzelliği kadar temsil ettiği o ulaşılamaz sınıfsal dokunulmazlığa ve o kadının mümkün kıldığı hayale aşıktı, desek haksızlık mı etmiş oluruz? Belki evet belki de hayır ama Daisy, onun kurguladığı o muazzam yapbozun eksik olan son parçasıydı. Ona sahip olduğunda, geçmişi de satın almış olacağına inanıyordu.

    Romanın sonunda tüm kurgu çöker. Geriye hüzün kalır. 

    Buna karşın bu hikaye neden bu kadar sevilir? Aşk mıdır bizi etkileyen? O şatafatlı hayat mı? Gatsby’i en yakışıklı döneminde Di Caprio’nun oynaması mıdır? Yoksa gördüğümüz şatafata yabancı olsak da duygusunun çok tanıdık gelmesi midir?

    Dillendirmeye her zaman cesaret edemeyebiliriz, hadi yeri gelmişten açıkça soralım o soruları: Hayatımızı yaşıyor muyuz, yoksa kuruyor muyuz? Kim olduğumuzu keşfediyor muyuz, yoksa icat mı ediyoruz? Değer birimimiz ne? Birinin ne olduğu mu, yoksa nasıl göründüğü mü?

    Bu yüzden asıl mesele yalnızca Gatsby değil de, hakikatin yetersizliği olmasın? 

    Bunları düşününce hikayenin bütün yaldızları dökülüyor. Anlıyoruz ki bizi büyüleyen bir başarı hikayesi değil, performans sanatıdır. Ancak performansın başarısı, algıya göre değişir. Daisy için onun sahip olduğu ne varsa sadece bir dekorken, Gatsby için -cebren ve hileyle de olsa- kazanılmış bir zaferin anıtlarıdır. Gatsby, iskelenin ucundan dönüp malikanesine adım attığı anda bir aşık değil, bir illüzyonisttir artık. İnşa ettiği bu hayat, Baudrillard’ın deyimiyle kusursuz bir simülakr[5] evrenidir Kütüphanesindeki sayfaları hiç açılmamış gerçek kitaplar gibi; her şey gerçek görünür ama kimse tarafından okunmaz.

    Hadi biz okumayı deneyelim.

    “Tanrı’nın bir oğluydu o -eğer bu ifadenin bir anlamı varsa tam da budur-…” diyen Fitzgerald’ın bu büyüleyici cümlesi, işimizi kolaylaştırabilir. Burada kastedilen muhtemelen İncil’deki Rab (İsa) olsa da Fitzgerald’ın bir tersine İsa figürü yarattığını varsayarak, dini bir referansı (enkarne olmak/beden bulmak) tamamen materyalist bir dünyaya uyarlamak istiyorum.

    İsa, Babasının isteğini yerine getirmek için dünyaya inmiştir. Gatsby ise babasının görevini üstlenmiştir. O, “Baba” olarak gördüğü “hoyrat ve cafcaflı güzelliğin” (Amerikan rüyası, ihtişam, estetik) hizmetine girer. James Gatz, kendini yoksul bir çiftçi ailesinden koparıp, adeta “kendi kendini vahyederek” Gatsby’yi yaratır. Ancak yaratılan İsa değil, İkarus’tur. 

    Şimdi hikayeyi bir de böyle okuyalım.

    Asıl konumuz neydi? Gatsby’nin trajedisinin, sadece bir aşkın imkansızlığı değil, insanın kendi doğasını bir mühendislik projesine dönüştürme hırsı (ya da becerisi) olmasıydı. İşte bu noktada, onu antik mitolojinin en hüzünlü figürlerinden biri olan İkarus ile aynı kıyıya vurduran şey tam olarak bu değil midir?

    İkarus’un kanatları, babası Daedalus’un dehasıyla -ama eğreti bir malzemeyle- balmumuyla tutturulmuştu. Gatsby’nin kanatları da benzer bir yapaylıkla inşa edildi: Oxford aksanı, pembe takım elbiseler, karanlık yollardan elde edilmiş servet ve hiç bitmeyen partiler. Bu kanatlar onu yoksulluğun gri denizinden çekip çıkarmıştı ve “yeşil ışığın” o göz alıcı parlaklığıyla hizalamıştı.  

    Ancak İkarus’un hikayesi bize şunu da anlatır: Yapay kanatlarla yüksekten uçamazsın, sınırlarını bilmelisin!

    Gatsby güneşe, yani Daisy’nin temsil ettiği o ulaşılmaz “eski para” ve “soyluluk” katına yaklaştıkça, balmumu erimeye başladı. Buradaki güneş, sadece bir aşkın ateşi değil; aynı zamanda sınıf farkının, o buz gibi elitizmin yakıcılığıdır. Hatırlayalım; sevimsiz (ve başka türlü bir sahtekar koca) Tom Buchanan’ın bir akşam yemeğinde Gatsby’nin tüm geçmişini ve hilesini ortaya döktüğü o an, balmumunun eriyip kanatların döküldüğü an değil mi?

    Bugün de modern İkarus’lar, benzer kanatlarla uçmaya zorlanıyor. Sistemin onlara dayattığı “başarı” ve “güç” imajı, çoğu zaman kendi gerçekliklerine yabancı birer protez gibi duruyor üzerlerinde.

    Kariyer basamakları, statü sembolleri ve sosyal medyadaki “kusursuz hayat” performansları; hepsi güneşle ilk temasta hepimizi yarı yolda bırakacak birer balmumu kanat aslında. Çünkü sistem geçmişten bu yana erkeğe (günümüzde herkese) şunu fısıldıyor: “Yerin seni tatmin etmiyorsa, kendine kanatlar icat et. Ama sakın unutma; o kanatlar senin değil, bizim sana ödünç verdiğimiz birer illüzyon.”

    Gatsby’nin denize düşüşü, Bruegel’in[6] tablosundaki gibi sessiz ve yalnız oldu. Partilerine gelen yüzlerce davetli, kanatları eriyen bu adamın düşüşünü görmedi bile; onlar başka yerlerde dans etmeye devam etti, başkalarıyla güldü, eğlendi. Tıpkı bugün de performansın bittiği yerde kalabalıkların da dağılması gibi.

    Gatsby, kıyıya vurduğunda üzerinde hala o şık ceketi vardı ama altında artık James Gatz’ın o savunmasız, çıplak hakikati yatıyordu. İronik olan şudur ki; hayatı boyunca inkâr ettiği, öldü saydığı geçmişi, yani biyolojik babası çıkıp geldi cenazesini kaldırmaya.

    Fitzgerald’ın bıraktığı yerden bakınca görüyoruz ki; Gatsby’nin ölümü sadece bir adamın sonu değil, bir kurgunun dağılmasıdır. Sahne ışıkları söner, partiler biter, misafirler gider ve geriye sadece yeşil ışık kalır. 

    Bugün de çoğumuz aynı ışığa bakıyoruz; kendi icat ettiğimiz kanatlarla, o erişilmez güneşe ulaşmaya çalışıyoruz. Belki de hepimiz, bir gün “sahnenin arkasına” dönmekten korkan gizli birer Jay Gatsby’yizdir.

    Ve belki de en büyük hile şudur: Hakikat yetmediğinde, yerine muhteşem bir hayat arzulamak.


    [1] Julio Cortázar’ın ünlü “Axolotl” öyküsüne ve bir tür semender olan bu canlının kendini yenileme yeteneği de atıf yapılmaktadır.
    [2] Yazar F. Scott Fitzgerald tarafından yazılan ve ilk olarak 1925 ylında yayımlanan “The Greak Gatsby” romanı.
    [3] Sosyolog Erving Goffman’ın “Sahnenin Önü” kavramı; bireyin belirli bir rolü oynadığı, başkaları tarafından gözlemlendiği alanı tanımlar.
    [4] Jacques Lacan ve Objet Petit A: Lacan psikanalizinde bu terim, “arzunun ulaşılamaz nedeni”ni temsil eder.
    [5] Düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard ve Simülakr Kuramı: Modern dünyada “gerçek”, yerini imajlara ve kopyalara bırakmıştır. Bu kopyalara simülakr, bunarın aslından daha gerçek algılandığı duruma da simülasyon denir.
    [6] Ressam Pieter Brueghel’e (1525-1569) atfedilen “İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara” adlı tabloda kimse kimse bu büyük trajediye dönüp bakmaz; hayatın kendi sıradan akışında, bir kahramanın yok oluşu sadece küçük bir su sıçramasıdır.


    Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.

    YAZARIN DİĞER YAZILARI

    hakikat henize nilgün hile nilgün karataş suaremag yazar

    Related Posts

    Taslaktan Dosyaya Yazı Atölyesi

    Nisan 10, 2026 Edebiyat

    SuareMag Nisan 2026

    Nisan 7, 2026 Manşet

    BEYAZ LEKE

    Nisan 3, 2026 SUAREMAG

    SÜSÜ AKMIŞ

    Nisan 1, 2026 Hakan Akdoğan
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

    Nisan 29, 2026 Sanat

    Dolunay Kocabağ, New York’taki oyunculuk kariyerine yeni başarılar eklemeye devam ediyor. Sahne adıyla Luna Vintner…

    NİHAL GÜNDÜZ ile GÖRÜNTÜNÜN SESSİZ İZLERİ

    Nisan 29, 2026

    Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

    Nisan 27, 2026

    Mayın Tarlası: Sessiz gerilimlerin izinde bir ilk kitap

    Nisan 27, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Sarmaşık Zamanı, 21 Eylül’de yayınlanacak

    Eylül 19, 2023 Dizi

    IMANY “Women Deserve Rage” turnesiyle yeniden Türkiye’de

    Şubat 4, 2026 Konser

    ÇEKMECE: MASKELER BİRİKTİRMEK

    Ocak 1, 2026 SUARE ÖYKÜ DERGİSİ
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

    Nisan 29, 2026

    NİHAL GÜNDÜZ ile GÖRÜNTÜNÜN SESSİZ İZLERİ

    Nisan 29, 2026

    Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

    Nisan 27, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.