H. Nilgün Karataş
En tuhaf bulduğumuz hikayelerin biz insanları en gerçek anlatanlar olması ne kadar büyüleyici. Gregor’un dev bir böceğe dönüşerek çağımızın insanının, özellikle de erkeklerin en büyük korkularından birini görünür hale getirmesi gibi. Gregor uyanır ve “bana ne olmuş böyle?” der ve ilk olarak işe gidemeyeceğinden endişelenir. Çünkü işe gidemezse işe yaramazdır! İşe yaramazsa sevilmezdir!
Franz Kafka, Gregor Samsa’yı dönüştürürken sadece bedeninden değil, işinden gücünden de etti. Oysa Dönüşüm’den önce Gregor; çalışan, para kazanan, ailesini geçindiren, sorumluluk sahibi bir erkekti. Sessizdi, yorulmuştu, mutsuzdu belki ama hâlâ ‘işlevsel’di. Ne zaman ki çalışamaz hâle geldi, o zaman kapılar kapandı üzerine. Önce korkuyla baktılar ona, sonra utanarak, ardından tiksinerek. Oysa çalışırken öyle miydi?
Bir ailenin dramı ya da koca bir insanlığın çıkmazı olarak defalarca okuduk bu hikayeyi, bugün erkekliğin modern dünyada nasıl bir performans kontratı üzerine kurulduğunu da ifşa edelim mi? Hadi edelim.
Bugünün dünyası erkeğe amansız bir sözleşme sunuyor: Ona ailenin direği, düzenin koruyucu gücü olma misyonunu yüklüyor. Ancak bu sözleşmenin görünmeyen maddeleri, insanı sadece üretkenliği ölçüsünde var eden, işlevini yitirdiği an onu sistemin dışına fırlatan acımasız bir mekanizmaya sahip. Gregor’un bir sabah devasa bir böcek olarak uyanması, basit bir fantastik kırılma mıydı sadece? Yoksa taşınamayacak kadar ağır yüklerin altında ezilen insanın varoluşsal çöküşü mü?
Bu çöküşü, insanlığın en eski iki anlatısı -Atlas’ın Altın Elmaları ve Cennetten Kovuluş mitleriyle- okuyunca sanki Kafka’nın zihninde dolaşıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Hadi hep birlikte dolaşalım o labirentin koridorlarında…
Antik Yunan mitolojisinde Titan Atlas, Zeus’a karşı açtığı savaşı kaybettikten sonra gökkubbeyi sonsuza dek omuzlarında taşıma cezasına çarptırılır. O, evrenin mikro ve makro dengesini ayakta tutan, çökme, durma ya da yorulma lüksü olmayan trajik bir taşıyıcıdır artık. Kapitalist ve patriyarkal düzen de erkeğe tam olarak bu Atlaslık rolünü biçmiyor mu? Erkek; evinin, ailesinin ve sistemin “taşıyıcı kolonu” olmak zorunda.
Bizim Gregor da tam olarak bu “makbul erkeklik” rolünün kusursuz bir ifacısıydı. Babasının borçlarını ödemek, annesini yaşatmak ve kız kardeşi Grete’yi konservatuvara göndermek için nefret ettiği bir işte, durmaksızın kumaş pazarlayarak koşturuyordu. Tren saatleri, seyahatler, patronun amansız baskısı… Gregor, Samsa ailesinin mikro-evrenini omuzlarında taşıyan modern bir Atlas’tı.
Ancak bu taşımacılık eylemi gönüllü bir sevgi bağı değil, sistemin erkeğe sunduğu bir “Altın Elma” illüzyonuydu. Herakles’in on iki görevinden biri olan Hesperidlerin Altın Elmaları mitinde, elmalar gücü, statüyü ve özgürlüğü simgeler. Herakles, elmaları çalmak için Atlas’ı kurnazca kandırır: “Sen git elmaları al, ben gökyüzünü biraz tutarım.”
Atlas, elmaların (yani özgürlüğün, ödülün, yükten kurtulma vaadinin) cazibesine kapılarak yükünü bir anlığına devreder, ancak kurnaz Herakles yükü tekrar onun omuzlarına yıkar ve elmalarla kaçar.
Bugün hâlâ erkeklik büyük ölçüde bu tarz bir performans ve başarı illüzyonu üzerinden tanımlanıyor. Gerçekten ona ait olup olmadığını bilmediğimiz bir tutkuyla donatılıyor: Güçlü müsün? Kazanç sağlıyor musun? Ayakta kalabiliyor musun? Kontrol sende mi? Yorulmuyor musun? Dağılmıyor musun?
Modern erkek için başarı, kariyer ve takdir edilme arzusu o ulaşılmak istenen altın elmalar. Erkek, o elmayı bir gün ısırabilme umuduyla dünyayı sırtlanmayı kabul ediyor. Oysa sistem, tıpkı Herakles gibi kurnaz ve amansız; erkek elmanın parıltısına doğru koştukça omuzlarındaki yük daha da ağırlaşıyor. Gregor, ailesinin konforu ve takdiri olan o altın elmanın peşinde koşarken, aslında kendi gençliğini ve benliğini feda ettiğini fark etmiyor.
Gregor’un bir sabah işe gidemeyecek halde uyanması, bir erkeğin omuzlarındaki dünyayı daha fazla taşıyamayarak yere bırakması… Yüzyılların yorgunluğu… Yüzyılların yabancılaşması… Gregor’un bedeninde somut bir redde dönüşüyor. Bir böceğin sırtı kavisli, kabuklu ve kırılgandır zaten; üzerine dünya kurulamaz, gökyüzü yerleştirilemez.
Günümüz dünyası insanı artık dışsal bir patron tarafından değil, bizzat kendi kendinin patronu olarak kendi kendini sömüren bir “performans öznesi”ne dönüştürmüş durumda. Byung-Chul Han’ın saptamaları turluyor zihnimde. (*)
“…halihazırda kişiyi hasta eden toplumunun yeni kanunu olan performans buyruğudur. Performans öznesi kendini kendi kendiyle savaş eder halde bulur.”
“İyi bir hayat yaşama kaygısı, gitgide hayatta kalma kaygısına dönüşüyor.”
Evet, kırbaç artık dışarıda bir efendinin elinde değil, insanının kendi zihninde. İnsan, kendi kendinin amansız gardiyanı. Fakat kapitalizmin erkekliğe biçtiği o kadim ‘taşıyıcı kolon’ rolü, bu sömürüyü daha da vahşi bir pazar projesine dönüştürüyor. Sadece çalışmak yetmiyor erkeğe; bedenini, ilişkilerini ve hatta dijital görüntüsünü bile bir performans nesnesi gibi taşımak zorunda sırtında. Algoritmalar sürekli bu “güçlü erkek” estetiğini parlatırken; başarısız, işsiz, depresif, kırılgan ya da yaşlanan erkekler, kadınlara layık görülen kaderin bir benzerine itiliyor.
Gregor tam olarak bu performans sistemi içinde ölçülen ve düşüşe geçen bireyi simgeliyor: O artık arzulanmayan erkektir, çalışamadığı anda değersizleşen erkektir, bedeni bozulduğu için görünmezleşen ve faydasını kaybedince aile için bir “yük”e dönüşen erkektir. Performans gösteremeyen, para kazanamayan erkek, sistemin gözünde bir Titan’dan bir parazite indirgenir.
Gregor odasına kapatıldığında, ailenin ona duyduğu şey yalnızca korku değildi; aynı zamanda işe yaramayan bedene, sistem dışı kalan ritme karşı duyulan gizli toplumsal tiksintiydi bu. Teorisyen Julia Kristeva’nın “abjection” (iğrençlik/dışlanan) olarak tanımladığı o mekanizma (*) tam da burada devreye girer: Düzen, kendi temizliğini ve ritmini korumak için, işlevini yitirmiş ya da bozulmuş olanı tiksintiyle dışarı fırlatır. Gregor’un odası, modern insanın işlevsiz kaldığında kapatıldığı o karanlık, yalıtılmış yalnızlık hücresidir.
Metnin ve modern erkeklik trajedisinin en can alıcı felsefi kırılması, babanın Gregor’u odasına geri postalamak için ona saldırdığı sahnede gerçekleşiyor. Baba, masadaki elma sepetinden aldığı elmaları acımasızca oğluna fırlatıyor. Bu elmalardan biri Gregor’un sırtına, tam da Atlas’ın yükü taşıdığı o hassas omurgaya saplanıyor ve oraya yerleşerek içten içe çürümeye başlıyor.
Bu sahne, bizi doğrudan teolojik bir mite, Cennetten Kovuluş (Adem ile Havva) anlatısına götürüyor. Genesis’te yasak meyve elmayı ısıran Adem, ilk kez çıplaklığını, yani kendi acizliğini ve savunmasızlığını fark etmiş; bu farkındalık ona utanç, günah ve dünyevi sorumluluk getirmişti.
Tanrı, Adem’i “Alnının teriyle ekmeğini kazanacaksın” diyerek kusursuz cennetinden yeryüzünün sefaletine fırlatmıştı desem… Adem, çalışmakla ve suçlulukla lanetlenmiş ilk erkektir, desem…
Kafka, bu miti tersyüz ederek muazzam dehasını göstermiş. Cennetten kovuluş anlatısında elma mideye iner, içsel bir günaha dönüşür. Oysa Dönüşüm’de elma, baba (yani ataerkil otorite / Cezalandırıcı Tanrı) tarafından fırlatılan bir imha silahıdır ve Gregor’un sırtına saplanır. Atlas mitinde elma, peşinden koşulan bir kurtuluş vaadiyken; Kafka’da erkeği cezalandıran, ona asıl görevini (Atlaslığını) yerine getiremediğini hatırlatan teolojik bir mühürdür. Gregor o elmayı söküp atamaz; yerine getiremediği beklentilerin yarattığı suçluluk duygusu ve yetersizlik hissi, o elmanın etrafındaki dokunun enfeksiyon kapması gibi erkeği içten içe çürütür.
Sırtında çürüyen o elma, modern erkeğin yakasını bırakmayan “başarısızlık” sendromunun bedensel tezahürü. Performans düşmeye başladığında erkek yalnızca başarısız olmaz; toplum gözünde “rahatsız edici” hale geliyor.
Şu bir gerçek: Bir erkek ömrü boyunca iki elmanın arasına sıkışıp kalır; biri Atlas gibi peşinden koştuğu, ona güç ve saygınlık vaat eden o “altın elma” illüzyonu; diğeri ise performans gösteremediğinde, sistemin ve otoritenin sırtına bir utanç nişanesi gibi sapladığı o “çürük elma” gerçeği!
Ve belki modern dünyanın en sert sorularından biri burada ortaya çıkar: Bir erkek ne zamana kadar sevilir?
Başarılı olduğu sürece mi, güçlü olduğu sürece mi, işe yaradığı sürece mi sevilir erkek?
Ne yazık ki dünyamızda ilişkiler ve insanın birbirine verdiği değer bile “performans ve fayda” ekseninde metalaştırılıyor. Sevgi ve kabul görme, erkeğin piyasa değerine endekslenmiş durumda. Bir erkeğin ne kadar sevileceği, sırtındaki o evreni ne kadar süre sarsılmadan taşıyabileceğiyle ölçülüyor. Sistem, yükün altında ezilen Atlas’ı değil, sadece o yükten beslenen çarkları kutsuyor.
Oysa insan yalnızca güçlü olduğu anlardan ibaret değil. Kafka’nın Gregor Samsa’sı bu yüzden hâlâ çok güncel bir karakter. Çünkü o yalnızca bir böcek değil; sistemin dışına düşen insanın metaforu, modern erkekliğin en çıplak hali.
Dünyayı omuzlarında taşıyabileceğini sanan, gömleklerinin altında o sert ama kırılgan kabukları saklamaya uğraşan tüm modern Atlaslar, kendi sınırlarının ağırlığı altında ezilerek çürümeye mahkûm ediliyor. Dev bir gökyüzünün altında ezilmeyen erkek, nihayetinde sırtına saplanan o küçük, çürüyen elmanın ağırlığıyla, odasının karanlığında sessizce can veriyor.
Bu yüzden bugün üzerinde düşünülmesi gereken meselelerden biri de şu değil mi? Vahşi kapitalizm üzerine inşa edilen sistem erkeği gerçekten seviyor mu; yoksa yalnızca işe yaradıkları, o yükü taşıyabildikleri sürece mi onlara katlanıyor?
Bu sorunun yanıtını yıllar önce vermiş bize Kafka.
Gregor’un Elması, her gün işe gitmek için çalar saatle uyanan, sırtındaki görünmez kabukları saklamaya çalışan ve omuzlarındaki dünyayı düşürmemek için nefes alamayacak kadar çabalayan tüm modern Atlaslar için yazılmış epik ve kederli bir ağıt…
OKUMA LİSTESİ
* Franz Kafka, Dönüşüm
* Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, Açılım Kitap, Çeviren: Selim Karlıtekin
* Julia Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrenme Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Nilüfer Erdem
* Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


