Şebnem Özbay
“… bana söyleyeceğiniz bir şey kalmadı. Soğumuş kalbim sizi işitmiyor artık.”
Marcel Proust
Ses geçirmeyen bir odaya kapanıp durmadan yazan ve ancak gece yarısından sonra sokağa çıkan Proust, hayatının son 13 yılını bu şekilde geçirmiş, sonunda amacına ulaşarak anıt eserini kendisinden sonraki kuşaklara bırakmıştı.
Ölüm haberi, gazetelerden önce bütün Paris’e yayılmıştı. Sokak köşelerinde, kahvelerde onu hiç tanımayanlar bile o gün bu haberi birbirine aktardı. Proust, en sonunda ölmüştü.
Her şey, 1909 yılında odaya kapanıp kitap yazmaya koyulmasıyla başlamıştı. Kitabını bitirmeden sağlığının bozulmasından çok korkuyordu. 22 Kasım 1922’de ölmeye karşı verdiği savaş nihayet sona erdi. Otuz sekiz yaşında kapandığı odasında, elli bir yaşında hayata veda etmişti.
Marcel, ünlü bir doktorun oğluydu ve hep refah içinde yaşamıştı. Küçüklüğünde sıklıkla astım krizi geçirirdi. Ailesi, diplomat olmasını istiyordu fakat onun tek arzusu vardı, sadece roman yazmak. İnsanları dikkatle gözlemliyordu. Bir bilim insanının böcekleri incelemesi kadar titizlikle.
1909 yılının bir kış gününde, evine soğuktan titreyerek döndü. Annesi ona bir fincan çay verdi. Çayını, içine kurabiye batırarak içerken eski günleri anımsadı. Çaya kurabiye batırmayı ona teyzesi alıştırmıştı. Çocukluğu gözünde canlandı. Başından geçen her şeyin, en basit olayın bile hayâlinde kendine göre bir yeri olduğunu fark etti. Sosyal çevresinin bütün saçmalıklarının, gelecek daha büyük şeylerin parçaları olduğunu anladı. Yazacağı şeyi bulmuştu. Eleştirmenlerin, hayata mikroskopla bakması sonucu ortaya koymuş diyecekleri bir eser… Bu kitabı ne kadar sürede yazacağını bilemiyor hatta bitirmeden öleceğine inanıyordu. Kaybedecek vakti yoktu, çabuk olmalıydı.
Böylece akşam yemeklerinin şen misafiri, partilerin yıldızı Proust, sosyal hayattan çekildi, ortadan kayboldu. O güne kadar basit bir işi bile yapmamış elleriyle, odasının tüm duvarlarını mantarla kapladı. Bu şekilde dış dünyanın seslerinin içeri girmesini önledi. Milyonlarca kelimeyle dolacak kitabının ilk cümlesini yazdı:
“Uzun bir süre akşamları erken yatardım…”
Çocukluğuna geri dönmüş, hayatının projesine işte bu cümleyle başlamıştı. Yıllar geçtikçe meşhur oldu. Kitabının her yeni cildinde, bir öncekinden daha çok dikkat çekiyordu. Çevrenin artık onu görememesi de bu ilgiyi arttırıyordu. Proust aslında dostlarıyla teması kesmemişti, ancak dostlarının onunla gece yarısı buluşmaya ve sağlığı hakkındaki konuşmalarına rıza göstermesi gerekiyordu.
Kağıtlar, kalemler, mürekkep not ve ilaç kargaşalığı içinde yatakta çalışıyordu, pencereleri ise sımsıkı kapalıydı. Odası hamam gibi sıcaktı ancak üşütme korkusuyla pijamasının üstüne kazak giyiyor, boynuna atkı doluyordu. Bütün gece çalışırdı. Kapının dışına çok seyrek çıkıyordu. Genellikle sabaha karşı üçe doğru… Çünkü havanın o saatlerde temiz olduğuna inanıyordu. Böyle nadir günlerde Ritz’e giderdi. Muazzam bir kürkün içinde ve arkasından metrelerce sürüklenen matbaa prova kâğıtlarıyla. Sosyeteden bir hanımla birlikte yemek yeme davetini kabul ettiğinde; hangi kapıların açık, hangilerinin kapalı tutulacağını ve oda ısısının ne olacağını bilmek ister, ev sahibine talimatlar verirdi. Ve bütün bunlardan sonra çoğunlukla gelmezdi.
Ve günün birinde korktuğu başına geldi. Bütün dikkat ve gayretine rağmen zatürreye yakalanıp hayatını kaybettiğinde, eserinin son iki cildi müsvedde hâlindeydi.
Hayat Dergisi’nin Mart 1975 tarihli 3. sayısında Marcel Proust’un yaşamı tüm detaylarıyla anlatılmış, özetledim siz kıymetli okurlar için.
Onun derin yalnızlığını, hayattan kaçışını, obsesif düşüncelerini başka yazarlarda da sıklıkla görüyoruz. Bizden hemen ilk aklıma gelen yazar Abdülhak Şinasi Hisar. O da hayattan, insanlardan ve bilhassa manavdan kaçardı. Meyvelerden, sebzelerden ölümüne korkardı zira. Günün sonunda edebiyat okyanusuna kattıkları adına yaşadıkları biz okurları için değer mi, şüphesiz değer.
Böyle yapayalnız yaşamış ve yaşayanlar için yazdığım yazıysa, bu yazının son paragrafları olsun.
Tek başınalığıyla yalnızlığı arasında gidip geliyor, gelip gidiyordu. İmkânı olsa da mümkünü öyle kolay olmayan, canının yanına can eklememiş, eklenmek istenen bazen hevesle yüreğe alınmış, yanına katılmış, e hâliyle dallanıp budaklanınca önce birkaç dalını kırmış, elde kalansa sonunda solmuş, kurumuş, unutulmuş…
“Ben varım” diyenin burnu iyice sürtüldükten sonra “yoksun” denmiş sürülmüş. Kolay mı tekilliğin mührünü bozmak, zincirini kırmak! Ey tek başına, bilmelisin ki, yalnızlık bazen de hüzünlü bir his gibi gelir ve sis gibi çöker en kalabalıklarda bile içine.
Başa talih ya da talihsizlik adıyla gelmiş, bir şeylerin yanlış hatta belki de doğru gitmiş olmasının getirdiği bir lütufsa yalnızlığın ve seni besleyip arttırabiliyorsa, boşa geçmemiş günlerini uçtan uca ölçtüğünde değiyorsa buna; bırak değmesin kimse sana. Kutlu olsun yalnızlığın. Ulvi olsun!

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

