Gerçek mi? Ayna mı? Anima mı?
Nilgün Karataş
Dövüş Kulübü’nün hiper-maskülen dünyasının tam ortasında duran, klasik Hollywood sinemasının ‘idealize edilmiş kadın’larına meydan okuyan bir karakter Marla Singer. Gerçekten var mı? Bastırılmış duyguları yansıtan bir ‘ayna’ mı, yoksa Anlatıcı’nın bilinçdışındaki ‘anima’sı mı?

Sinemanın kült filmlerinden, edebiyatın modern klasiklerinden Dövüş Kulübü’nden ne zaman söz edilse akla erkekler gelir; varoluşsal sancıları ile anlatıcı (Edward Norton), yakıcı yıkıcılığıyla Tyler Durden (Brad Pitt) ve erkeklik krizinin pençesinde kıvranan diğerleri. Film üzerine farklı okumalar yapılabilir; tüketici toplumunu eleştirmekten kimlik arayışına, şiddet ve erkek arasındaki korelasyondan yabancılaşmaya kadar birbirinden farklı onlarca yorum yapılabilir Dövüş Kulübü hakkında.
Bunların hepsini bir kenara bıraksak… Ve ben size her şeyin Marla Singer adındaki kadınla ilgili olduğunu söylesem… Ne dersiniz?
Yazar Chuck Palahniuk’un eserinden aynı adla yönetmen David Fincher tarafından sinemaya uyarlanan ve 1999 yılından bu yana popülaritesini kaybetmeyen Dövüş Kulübü’nü bilmem kaçıncı izleyişimde Marla Singer’ı, daha doğrusu hikayedeki gücünü keşfettim.
Marla hep oradaydı, hep ortadaydı ama ben de pek çoğunuz gibi Tyler Durden ile Anlatıcı’nın çatışmasına kapılmış, onun hikayedeki rolü üzerine hiç düşünmemiştim. Ta ki daha sonraki izleyişlerimden birinde, filmin daha başlarında (11:13) önce topuk seslerini duyduğumuz Marla’nın (Helena Bohnam Carter) sahneye girişini fark edene kadar. Birkaç dakika sonra Anlatıcı rehberli meditasyon sırasında içindeki “güç hayvanı”olarak Marla’yı düşlüyor, ardından arka sıralarda oturan Marla’ya bakıyor. Ancak bunun daha da öncesi var. Filmi geriye alın (02:30) ve Anlatıcı’nın sözlerine kulak kabartın:
“Birdenbire bütün bu silahların, bombaların ve devrimin Marla Singer adında bir kadınla ilgili olduğunu fark ettim.”
Marla Singer kimdir? Necidir?
Marla, buram buram testosteron kokan bir filmin sadece yan karakteri midir?
Elbette hayır! Marla özgün ve bir o kadar da çok boyutlu bir karakter.
Dış görünüşüyle Marla; tam bir femme fatale. Kışkırtıcı, özgüvenli, baştan çıkarıcı. Koyu göz makyajı, siyah, salaş kıyafetleri, “dağınık ama cool” tarzıyla değişik bir estetik formu. Sigara içerken sergilediği dramatik jestler, kullandığı ironik ifadeler, onun bu yönünü daha çarpıcı hale getiriyor.
Tavırlarına göre Marla; hayata karşı umursamaz. Nihilist ve melankolik. Marla, sinemanın romantize edilmiş kadın karakterleriyle tezat oluşturuyor. Hayatını bir tür ‘sistem eleştirisi’ gibi yaşıyor; ölüme takıntılı ama alaycı, toplumsal normlara meydan okuyor.
Hem karakterin psikolojik derinliği hem de hikâyedeki işlevi Marla’yı benzersiz bir antikahramana dönüştürüyor. Onun varlığı, Dövüş Kulübü’nün sadece erkeklik krizi, öfke ve şiddet üzerine bir hikâye olmasının ötesine geçmesini sağlıyor.
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Marla Singer, sinema tarihinde gotik, nihilist ve bağımsız kadın karakterlerin en çarpıcı örneklerinden biri. Kusurları ve karmaşıklığı, onu sadece bir yan karakter değil, hikâyenin duygusal ve tematik derinliğine katkı sağlayan bir figür haline getiriyor.
Marla, kusurlu ve karanlık bir karakter. Ancak bir o kadar da parlıyor. Çünkü o bir ayna! Anlatıcı, sahte kimliklerle grup toplantılarına katılarak yaşantısının boğucu monotonluğundan kaçarken, Marla’nın orada olması tam bir ‘ayna etkisi’ yaratıyor. Marla, hem onun yaptığı sahtekârlığın bir yansıması hem de Anlatıcı’nın bastırdığı arzularının, hayata dair korkularının bir tezahürü.
Bu ikilik hikâyenin kilit temasını da ortaya koyuyor; birey kendini kandırmaya çalışırken, benliğinden ne kadar uzaklaşabilir?
Tam bu noktada, Carl Gustav Jung’un Anima-Animus Teorisi’ni hatırlayarak “Marla, Anlatıcı’nın Animası’dır” diyebiliriz. Jung’a göre, anima, erkeğin bilinçdışında yer alan, dişil özellikleri, duygusal dengeyi ve yaratıcılığı temsil eden arketip. Bu arketip, erkeğin kendi duygularına ve bilinçdışına ulaşma yolunda bir köprü görevi görüyor. Anlatıcı açısından bakıldığında, Marla’nın bu dişil enerjiyi ve duygusal farkındalık için bir katalizör olduğunu söylemek mümkün.
Marla, anlatıcı için hem çekim hem de tehdit unsuru! Onun varlığı, anlatıcının kendi içindeki karanlık yanlarıyla yüzleşmesine yol açıyor. Anima’nın bilinçli zihni zorlayarak kişinin içsel dengeye ulaşmasına katkıda bulunma rolüyle gayet uyumlu görünmüyor mu?
Aslında film boyunca Anlatıcı, Tyler’ın temsil ettiği kaotik maskülen enerji ile Marla’nın duygusal ve dişil enerjisi arasında bir denge bulmaya çalışıyor.
Hikâyenin sonunda, anlatıcının Marla’yla bağ kurmayı seçmesi, Jungcu bakış açısına göre Anima ile bütünleşmenin ve kendi duygusal tarafını kabullenmenin bir göstergesi olarak yorumlanabilir.
Marla kim? Bu soruya artık şu yanıtı verebiliriz: İster gerçek olsun ister hayali, Marla anlatıcıyı duygusal olarak zorlarken aynı zamanda onu dönüştüren bir güç! Marla sadece ‘ilham perisi” değil aynı zamanda yaşama arzusu.
Marla’nın dediği gibi; “Hepimiz ölürüz. Amaç sonsuza kadar yaşamak değil; yaşayacak bir şey yaratmaktır.”
Bu yazı Yeni Sinema Dergisi’nin nisan ayı sayısında yayımlanmıştır. —

H. Nilgün Karataş
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden “gazetecilik yapmayacağım” diyerek mezun oldum ve yıllarca Milliyet, Dünya, Günaydın, Akşam, BusinessWeek Dergisi, Para Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde “çok severek” çalıştım. Uzmanlık alanım ekonomi gazeteciliği olmasına karşın kitaplar ve filmler beni her zaman büyüledi, hayatı onlar üzerinden çözümlemeyi sevdim. Hep yazdım, çok yazdım; ilk yayımlanan romanım Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar oldu, Halen Suare Dergi, Bianet, Distopya ve Yeni Sinema Dergisi için yazarken öykü, roman ve senaryo çalışmalarımı da sürdürüyorum. Bu arada ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü öğrencisiyim.


