Şebnem Özbay
Masada boş kâğıtlar, dolu kalem. Zihnim sözcüklerle dolu, kelimeler savruk. Gürültücü saksağanlar saatlerdir kafamı ütülüyor. Başlamalıyım, yazmalıyım artık. Çekmecedeki karanfilli sakızdan alıp atıyorum ağzıma. Kimse yok. Herkes gitti. Herkessizliğin tasasızlığıyla arsızca çiğniyorum, delice hırsla… Hazırım. Kâğıdın üstünde yağ gibi kayan, kaygan mavi kalemim de… hepsi tamam!
Sakızı ağzımın içinde evirip çevirdikten sonra çıtlatıyorum. Burnumu, çenemi kaplayan balonlar yapıyorum arada. Balonu yapmak mı zevkli, patlatmak mı, bilmiyorum. Bence ikisi de… Ah, bak şimdi! Gözümün önünde beliriyor. Nerede gördüğümü, nereden okuduğumu anımsamıyorum. Siyah çerçeve içinde tozlu bir fotoğraf… Karanfilli nefesimi üzerine üflüyorum. Sönmeye yüz tutmuş beyaz balon ve küçük bir oğlan karşımda bitiveriyor.
“Dokunma ona, bırak! İçindeki babamın nefesi,” derken ağlıyor. Ölü babanın balonda kalan nefesi… İrkiliyorum. Sakız çiğnemek, ölü eti çiğnemekle eşleşiyor. Hemen yutuyorum. Zarar yok, kendimi bildim bileli çiğnediğim sakızları yutarım.
Kös kös duruyorum. Kâğıdın üstünde aval aval bekleyen elimin gölgesine dalıyorum… Kâğıt bomboş! Bekliyorum ilk cümlenin gelmesini… Kelimeler yığıldıkça anlamları kayıyor… Kayıp gidiyorlar elimden, onlar benim kelimelerim. Paniklemesem de öfkeden kuduruyorum. Bilirim bazen gider, bazen gelir kelimeler… Fakat şimdi zamanın kıskacındayım. Vaktim çok az… Öyle küfürler savuruyorum, öyle erkekçe ama, tıpkı erkekler gibi… Senin ananın… la başlayıp devam eden o en baba küfürler, östrojen hormonlarıma çarpıp pembeleştikten sonra gevşiyor, yumuşuyor… Kasıklarım sızlıyor. Küçük kapılarından biri gıcırtıyla açılıyor zihnimin. Babaannem karşımda sırıtıyor pis pis… Alt çenemle üst çenemi ayırıp tohumları ağzıma dökülünceye kadar acı kırmızıbiberi sürüyor, sürüyor, sürüyor…
“Bir daha ‘bok’ diyecek misin, diyecek misin ha! Tövbe mi?” Ağzımdan alevler fışkırırken tövbe ediyorum, tövbe daha bok demem!
Giriş cümlesini defalarca yazıyor, defalarca üstünü karalıyorum. İçime sinmiyor, sinmedikçe ruhum daralıyor… Şeytan diyor, fırlat kâğıdı kalemi, at kendini sokaklara… Duvara yansıyan gölgem de eğilip doğrulmaktan yoruldu. Bırakamam. Yazmam gerek. Saksağanlar az önce sustu. Kelimeler zihnimden ağır ağır dışarı çıkmaya başlıyor, çıkmak gibi değil de dışarıya dalgalı nehir gibi akıyor…
Duvara doğru helezonik biçimde çekildiklerini görüyorum. Hepsi benim sözcüklerim. Duvardaki gölgem ayaklanmış, daha doğrusu şahlanmış, simsiyah pelerinini kocaman açmış onları bekliyor. Dönerek sırayla pelerinin içine giriyorlar… En sona bilincim kalmıştı, benden kopacağını hissettiğim an kendimi kaybetmişim.
Duvara çekildim, evet… Şimdi seyrediyorum masada oturan ben’i… Kıpırdamadan duruyor zavallı. Dinlensin bari biraz. Keşke fark edebilseydi beni, bizi, yani gölgesini, yani kendisini… Sözcükleri masaya çabucak yığdım ve hepsini sıraladım.
Bir gölge yeter ki istesin; isterse neler yapmaz! Şu yazar takımı hele, zannederler ki ilham perileri var, arada gelip tepelerine konar… Halbuki en büyüleyici cümleleri, en şiirsel metinleri bilmezler, yine kendi gölgeleri yazar.
İşte oldu! Yazı bitti, yazdım gitti. Gölgesinden sıyrılıp bedene geçmeden hemen önce, bilincimin son sözü, fısıltıyla, sen görürsen hep beni, ben de görürüm hep seni! demek oldu.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

