Eylem Akdere
Bekleyenin Haritası
Beklemek bazen durmak değildir;
aynı noktada dönüp durmaktır.
Zaman geçer,
ama insan ilerlemez.
Sadece içinden bir şey eksilir
fark edilmeden.
Aramaksa,
ne bulacağını bilmeden yürümektir;
her adımı gerekçelendirmek,
her suskunluğu kendine yormaktır.
Ve insan en çok,
aradığını bulamadığında değil,
bulmuş gibi yapması gerektiğinde yorulur.
Terapi odası beni her hafta aynı serinlikle karşılıyor. Bembeyaz duvarlar, yumuşak bir halı, loş bir ışık…
Her şey biraz fazla sakin.
Sanki bu oda, sözlerimin ağırlığını önceden sezmiş gibi bekliyor.
Terapist koltuğuma geçmemi işaret ediyor. Oturduğum anda, odanın hafif kokusu – bitki çayı ve ahşap karışımı – boğazıma yerleşiyor.
Kalbim gün boyu susmuş gibi, seansa başladığım anda hızlanıyor.
“Bugün ne konuşmak istersin?” diye soruyor.
Cevap gecikiyor. Düşüncelerim düğümlü bir ip yığını gibi; hangisini çeksem diğerleriyle karışacakmış gibi hissediyorum.
“Değer görmek istiyorum,” diyorum sonunda.
Bu cümle yıllardır içimde sıkışmış bir soluk gibi çıkıyor. Söylediğim anda boşlukta asılı kalıyor; sanki duvar bile bu itirafı duymak için yaklaşmış gibi.
“Kimden?” diye soruyor.
Bu soruyu hiç sevmem.
Çünkü kimden istediğimi gerçekten bilmiyorum. Belki birinden, belki herkesten. Belki de kendimden… Yine de cevap vermek zorundayım.
“Sanırım… hep bir yerlerden,” diyorum.
“Biri beni görsün istiyorum. Biri fark etsin. Çabamı, sözümü, varlığımı…”
Terapist not almıyor. Bu cümleyi kaydetmeye gerek duymuyor olmalı; yüzüme bakarak dinliyor.
“Görülmediğinde ne hissediyorsun?”
“Eksik…” diyorum.
“Bir şeyim yanlışmış gibi. Sanki hayatın içinde durduğum yer hep biraz kaymış, hep biraz yamuk.”
Terapist başını hafifçe yana eğiyor. Sanki beni değil de kelimelerimi inceliyor.
“Bu yanlışlık hissini ilk ne zaman fark etmiştin?”
İçimde bir kapı aralanıyor. Pastelden griye dönen bir gölge beliriyor: Ama bu kez çocukluk değil; 20’li yaşlarımın o hızla akıp giden, kalabalıklar içinde bile kendimi ölçüp biçtiğim zamanları… Kendimi kanıtlamaya çalıştığım, her adımımı yeniden değerlendirdiğim, yanlış yapmaktan çok, yanlış görünmekten korktuğum o dönem.
Dışarıdan güçlü durmaya çabalarken içimde sessizce “Acaba yeterli miyim?” diye sorduğum yıllar.
Bu görüntü zihnimde belirirken, terapi odasında sessizlik ağırlaşıyor.
“Yeterli olmadığını mı düşünürdün?” diye soruyor terapist.
Kısık bir nefes bırakıyorum.
“Evet. Ve bu yeterliliği kanıtlamak için sürekli bir şey olmaya çalışırdım. Daha iyi, daha doğru, daha uyumlu… Ama hiçbir zaman kendim olmaya çalışmadım.”
Terapist gözlerini indirip sonra yeniden kaldırıyor. Bu hareketi her yaptığında, bir cümlenin gelmekte olduğunu anlıyorum.
“Peki bugün… O yıllardaki hâlinin halen senin adına konuştuğunu düşünüyor musun?”
Bu soru içimde bir yerlere çarpıp yankılanıyor. Belki evet. Belki artık o yaşta değilim ama kendimi değerlendirme biçimim hâlâ o yılların tortusuyla çalışıyor.
“Galiba,” diyorum.
“Çünkü hâlâ bekliyorum. Değer verilmesini, görülmeyi, fark edilmeyi… Kendi onayımı vermek yerine başkalarınınkini almaya çalışıyorum.”
Terapist defterini kapatıyor. Bu genellikle seansın kritik noktasına gelindiğinin işareti.
“Bir düşünmeni istiyorum,” diyor.
“Sen kendine değer vermeden başkasından değer beklediğinde, aslında neyi arıyorsun?”
Cevap hemen gelmiyor. Bu soru içimdeki boşluğa çarparak yankılanıyor. Sonra yavaşça konuşuyorum:
“Sanırım, kendimi.”
Odanın havası bu cümlenin ardından değişiyor. Nefesler daha ağır, ışık daha soğuk geliyor gözüme.
Terapist devam ediyor:
“Belki de aradığın şey hiç kaybolmadı. Sadece başkalarının bakışlarının arasında görünmez oldu. Sen kendini görmeyi erteledikçe, arayışın uzadı.”
Sözleri içime ağır ağır yerleşiyor.
Seans bitiyor. Ayağa kalkıyorum ama kapıya yönelmeden önce duruyorum. Gözüm her seansta beni izleyen görünmez üçüncü koltuğa kayıyor.
Bugün boştu.
Ama yokluk, bazen en gürültülü varlıktır.
Elimi kapıya uzatırken terapistin sesi geliyor:
“Aradığın şeye yaklaştığını düşünüyor musun?”
Bu kez cevap bir itiraf kadar yumuşak, bir hayal kırıklığı kadar sert:
“Hayır. Yaklaşmıyorum. Sadece döndüğüm çemberi daha net görüyorum.”
Kapıyı aralıyorum. Odanın ışığı arkamda kalıyor. Koridor yarı karanlık; aydınlığa benzeyen ama asla tam olmayan bir gölge tüneli. Ve yürürken fark ediyorum: Arayışım, elimden kaçan bir kuş gibi değil; avuçlarımda kıpırdamayan bir kül gibi. Ne uçuyor ne ısınıyor. Sadece ağırlık yapıyor. Belki bazı sorular cevap için değil, insanı içten içe oyup boşaltmak için vardır.
Ve ben… O koridorun sonunda biliyorum: Arayışım bitmedi. Bitmemesiyle var olan bir şey bu. Belki de insan karanlıktan çıkmak için değil, karanlığın içinde yürümeyi öğrenmek için yaşar.
Yazar Notu
Bazı yollar, yürüyenin izini bile kabul etmez. Toprak sessizdir; gölge sessizdir; adın bile sessizdir. Ve insan yine yürür, çünkü durduğunda, içindeki karanlığın daha yüksek sesle konuştuğunu bilir.
Bekleyişin zamanı eğip büküşünü, arayışın insanı kendi ekseninde döndürüşünü en çok gecelerin içi fısıldar.
Bazı geceler uzun değildir; sadece çıkışı olmayan bir tünel gibi davranır. Bu öykü, o tüneli geçmeye çalışanlar için doğdu. Cevaplar görünmediğinde değil; sorular susmaya başladığında kararır insanın içi. Ve belki bazı hikâyeler tam da bu yüzden, bir türlü tamamlanmak istemez.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

