İsmail Akman
Mukaddes tombul parmaklarının arasında fincanı sağa sola çevirirken, Gökçe her zamanki gibi meraksız, mecbur, anasının belli belirsiz kımıldayan dudaklarından çıkacak sözleri bekliyordu. İri bir güve uçtu ikisinin arasından. Fala hızlıca bir çarpıp geçti.
“Anam ha gayret görecek de konuşacak,” dedi kız.
Bir iki kıpırdandı Mukaddes. Ters ters baktı kızına. Bir elinden diğerine geçirdiği sırlı kuyunun içinden kızına uygun bir kader çekip çıkarttı.
“Hanene ay doğacak.”
“Hep aynı,” dedi Gökçe, bıkkın.
Oturduğu divandan kalkıp, tül perdeyi araladı. Dışarı, bahçe duvarından öteye uzanan koyu karanlığa, Mart dokuzunun akşam ayazına baktı. Işıksız, zifiri bir gökyüzü.
“Yıldız bile yok. Kim bilir yine hangi ifritler kol gezecek bu gece.”
“La havle! Şom ağızlı uğursuz karga!”
Falda gördüğü nasıl bir tekinsizlikse, Mukaddes’in kursağı şöyle bir güp güp etti, gözleri iri iri açıldı, nefesini tuttu. Parmağını acele daldırıp sildi fincanın içini. Gözlerini tavana dikti. Bir dua mırıldandı. Bir güve duanın içinden geçti.
“Yok fal mal. Yatalım gayrı. İçim şişti.”
Hantal gövdesini pazen entarisinin içinde fokurdatıp güç bela kalktı Mukaddes. Rabıtaları gıcırdatarak çıktı sofadan. İstiflediği bidonlarla, tenekelerle, kutularla, kavanozlarla, çuval çuval şekerler, unlar, bakliyatla dolu soğuk koridorun boş kalan duvarına yaslana yaslana ayakyoluna yöneldi. Birkaç öteberiye takıldı ayağı. Çıkan gürültüye koştu Gökçe ardından, aksayan ayağıyla.
“Neyi devirdin, yıktın gene?”
“Yok bir şey. Yat sen.”
Düşenleri kaldırıp yerlerine yerleştirdi kız.
“Yakında sığmayacağız bu eve!”
Sofaya dönüp fincanları tepsiye koydu. Mutfağa götürüp sudan geçirdi. Minderleri, yastıkları düzeltti. Kalın perdeleri çekti. Sobanın altını kıstı. Ampulün cılız ışığı etrafında dönen bir güveyi yakaladı. Parmaklarını hafifçe aralayıp avucunun içindeki narin çabayı izledi bir süre. Mukaddes girdi o sırada.
“Her yeri güveler bastı ana.”
Sobanın kapağını açıp zayıf közün üstüne attı güveyi. İnce bir duman yükseldi közden. Kadifemsi bir yanık kokusu.
“Günah, günah,” dedi anası.
“Su damlası gibi değil mi ana? Çıs! Az önce vardı, şimdi yok. Kesin erkek bu da.”
“Cehennemde seni de böyle…”
“Beni daha ne kadar yakacaklar ana! Yetmedi mi?”
“İlyas’ı diyorsan?”
“İlyas’ı, Rıza’yı…”
“Sus! Edepsiz karga! Rıza’ymış. Alma o mendeburun adını ağzına!”
“Amcam ne dedi bugün? Haber var mı Rıza’dan?”
“Yok,” dedi Mukaddes ters ters. “Yer yarıldı içine girdi herif. Hem, gitti de fena mı oldu? İyi oldu.”
“Ne, iyi oldu ha? Ne?”
“Görmüşler geceleri bizim bahçe duvarından atlayıp atlayıp girdiğini. El âlem vıdı vıdı ötüyor. Enişten vurmaya kalktıydı adamı da amcan girdi araya. Gökçe yapmaz öyle şey dedi.”
“Gökçe yapmaz, değil mi? Gökçe yapamaz. Gökçe kaçamaz. Gidemez Gökçe. Uçamaz. Topal Gökçe. Sakat Gökçe. Tıkın siz beni bu eve. Amcam, eniştem, sen… Babamın ölmüşüyle İlyas’ın gitmişi bile tepemde!”
“Hele bir çık sen şu kapıdan da,” diye bağırdı Mukaddes. “Bak, yemin verdin!”
Ağzını açtı açtı sustu Gökçe. Göğsü indi çıktı peş peşe. Nihayet gıcırtılı bir ses yükseldi boğazından:
“Karganın topallığı ayağından mı ana, kanadından mı?”
Gözlerinden geçen bulutu, sıkılı yumruğuyla silip gıcırdayan dişlerinin arasından bir beddua savurarak çıktı sofadan.
Birkaç ay öncesi, teknede, ağları onarırken,
– Ne kadar oldu seninki gideli?
– İlyas mı? Beş sene. Niye sordun ki?
– Beş sene ha? Kurur insan yalnızlıktan be. Kurudukça da yanar valla.
– Domuzsun Rıza! Aklın fikrin hep… Nereden buldu getirdi seni amcam?
– Gideyim istersen.
– Git!
– Sen de gel.
– …
Yatağa uzandı Gökçe. Eskimiş duvarların yeşile çalan rutubet izlerinde kendine yeni haritalar beğendi. Denizden, rüzgârdan, tuzdan uzakta, artık daha fazla kurumayacağı, yanmayacağı, hayali mutluluk beldeleri çizdi. Yüzünü fotoğraflardan bildiği, bir gün denizden dönmeyiveren babasının dalyandaki teknesinden uzakta, istifçi Mukaddes’in bidonlarından ve çuvallarından ve fallarından ve güvelerinden ve ve ve herkesi herkesi herkesi bezdirip kaçıran çenesinden çoook uzakta.
Yastığın altındaki mektubu çıkardı. Okudu, tekrar okudu, tekrar okudu. Katlayıp koynuna koydu. Camdan dışarı baktı. Yıldız bile yok. Kim bilir yine hangi ifritler kol geziyor gecede. Sessizce odadan çıktı. Sofada, sobanın dibinde uyuyan anasına baktı. Cebinden telvesi kurumuş, kirli, eski bir fincan çıkardı. Anasının başucuna bıraktı. Sanabiryolgörünüyor fincanı.
Mart dokuzunun sabah ayazında, ömrünün her gününün geçtiği evin önce penceresinden, sonra bahçe duvarından uçtu gitti Gökçe. Kapıları açmadı.

İsmail Akman kendisini bir yolcu olarak tanımlıyor. Ellilerin kıyısında. Denizli’de yaşıyor. Arada uyanıyor. İki küçük fili var. Aklında da ne çok iş… Bütün bu yolların, yaşların, işlerin, düşlerin ve fillerin doyurulmasına çalışıyor. Şu sıra yorgun. Kitabını bitirdi. Kapağını daha göremedi.

