Eylem Akdere
Orası, çok kişi için yapılmıştı ama kimseye ait değildi. İnsanlar hızlıca geçiyor, kısa süre duruyor sonra yine hızlanıyorlardı. Beklemek denmiyordu buna; çünkü beklenen bir şey yoktu. Sadece duruluyordu. Kimsenin üstüne alınmadığı, kimsenin sorumluluğunu taşımadığı bir boşluktu bu. Ne bir başlangıçtı ne de bir bitiş. Arada olmanın kendisiydi. Askıya alınmış bir zaman parçası gibi duruyor, içinden geçenleri fark ettirmeden yutuyordu.
Yer her zaman doluydu. İnsanlar birbirlerine yakındı ama aralarında görünmez bir mesafe vardı. Yan yana geliniyor, birlikte olunmuyordu. Herkes kendi yönünü kolluyor, bir sonraki hamleyi zihninde tartıyordu. Burada kalmak değil, buradan sonra gidilecek yer önemliydi. Orası, kimsenin gerçekten bulunduğu bir yer değildi.
İlk zamanlar ben de geçiyordum. Kısa süre duruyor, sonra gidiyordum. Ne kadar kaldığımı fark etmiyor, neden durduğumu sorgulamıyordum. Çünkü burada durmak bir karar gerektirmiyordu. Kararsızlık, farkında olmamak zaten mekânın bir parçasıydı.
Sonra bir gün, ben kaldım.
Başta bu fark edilmedi. Zaten orada kimse kimseyi saymıyordu. İnsanlar birbirlerini görüyordu ama bakmıyordu. Bakmak, bir sorumluluk yaratırdı; burada sorumluluk yoktu. Herkes ya gecikmişti ya da gecikmemek için hızlanıyordu. İki hâl de görünürlük sağlıyordu. Acele edenler hareketleriyle, gecikenler huzursuzluklarıyla seçiliyordu. Ben ne hızlandım ne yavaşladım. Olduğum yerde durdum. Bu yüzden, kalabalığın içinde görünmez oldum. Durmak, bilinçsizce, adım adım silikleştiriyordu.
Görünmezlik birden olmadı. Yavaş yavaş yerleşti. Önce bakışlar üzerimden kaymaya başladı. Sonra varlığım, mekânın bir ayrıntısı gibi algılandı. Bir duvar çizgisi, bir ışık yansıması, geçerken fark edilmeyen bir eşya gibi. Burada uzun süre kalan herkes biraz eşyaya benziyordu zaten.
Zamanla şunu anladım:
Bu tür yerlerde kalmak bir tercih sayılmaz. Kalmak, sistemin hesaba katmadığı bir davranıştır. Geçmek; bir tercih, geçmek için acele etmek ise; görünür olma çabası gibi…
Orası geçişler için tasarlanmıştı. Duranlar için değil. Her ayrıntı bunu dayatıyordu. Oturaklar vardı ama rahat değildi; oturmak mümkündü ama kalmak istenmezdi. Işıklar yeterince aydınlıktı ama sıcak değildi. Gölge yoktu; saklanacak bir yer de. Sesler bastırılmıştı; konuşmalar duyuluyor ama anlam taşımıyordu. Söylenen her şey, birbirine değmeden düşüyordu. Cümleler tamamlanmadan dağılıyor, kimse bir başkasının sözünü taşımıyordu.
Burada bağ kurmak için her şey; fazla açık, ait olmak için ise; geçiciydi.
İnsanlar gelirken birbirlerine benziyordu. Giderken de. Aynı yüz ifadeleri, aynı acele, aynı yorgunluk. Ne getirdikleri değil ne kadar hızlı geçtikleri hatırlanıyordu. Orası, insanlardan iz almıyordu. Ayak sesleri siliniyor, bakışlar dağılıyor, varlıklar çözülüyordu. Birinin ne kadar kaldığı değil ne kadar az oyalandığı önemliydi. Zaman burada ilerlemiyor, aşınıyordu.
Kalabalık arttıkça bu geçicilik daha da sertleşti. İnsan sayısı çoğaldı ama temas artmadı. Hareket yoğunlaştı, durma ihtimali ortadan kalktı. Herkes bir şeye yetişiyordu ama kimse bulunduğu yerde değildi. Orası; dağılmanın düzenli hâliydi. Bir prova gibi, ama hiçbir zaman asıl sahneye çıkılmıyordu.
Ben oradaydım.
Bir süre sonra, fark edilmememin bir eksiklik olmadığını düşünmeye başladım. Çünkü orası, fark edilmeye uygun değildi. Kimse orada “biri” olmuyordu. Herkes, kısa bir süreliğine “herkes”ti. Bu yeterliydi. Daha fazlası beklenmiyordu. Kimse burada kendini bırakmıyor; sadece kendinden vazgeçiyordu. Bu vazgeçiş, sessizdi. Kimse bunun adını koymuyordu.
Bazen oranın bana ait olabileceğini düşündüm. Bu düşünce bile tuhaf geldi. Ait olmak, iz bırakmak demekti. Oysa burada iz kalmıyordu. Kalanlar, kalan oldukları için değil; henüz gitmedikleri için görünüyordu. Gidenler ise arkalarını dönmeden unutuluyordu. Hatırlanmak, bu mekânın işlevine dahil değildi. Hatırlamak yavaşlatırdı; burası yavaşlığa izin vermiyordu.
Bir akşam saati, hareket yavaşladı. İnsanlar azaldı ama alan boşalmadı. Sadece seyrekleşti. Gürültü çekildiğinde sessizlik gelmedi. Sessizlik fazla iddialı olurdu. Geriye, adı konmamış bir anlamsızlık kaldı. Bu yerin neden var olduğu sorusu, kimsenin aklına düşmedi.
O an anladım:
Orada kalmak beni görünür kılmayacaktı.
Çünkü orası, kalanları değil, geçenleri tanıyordu.
Ayağa kalktım. Çıkarken arkamı dönmedim. Bakılacak bir şey yoktu. Orası yine doluydu. Her zamanki gibi.
Ben yoktum.
Ve bazı yerler, birinin yokluğunu fark etmeyecek kadar iyi çalışır.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

