Belgin Ulutay
Kalabalık güvenli bir hız sunar. Yön sormazsan ilerlersin. Uçmak ise durmayı, bakmayı ve bedel ödemeyi gerektirir.
Kalabalık, bir arada olma hâli değil. Yönün dışarıdan belirlendiği bir düzendir. Ne tarafa bakacağın ne hızda ilerleyeceğin, nerede duracağın önceden kararlaştırılmıştır. Güven verir; çünkü bireysel karar ihtiyacını ortadan kaldırır. Bedeli açıktır: temasın kaybı.
Martı Jonathan Livingston da bu düzenin içindeki arızadır. Aç değildir, tehdit altında değildir, hayatta kalmakla meşgul değildir. Sürünün bütün meselesi buyken, onun meselesi uçmaktır.
Daha fazla ya da hızlı değil, başka türlü. Sorun çıkaran da budur. Kalabalık için tehlikeli olan itiraz değil, yön sorusudur.
Sürü onu dışladığında kötülük yapmaz. Kendilerince düzeni korur. Kalabalık farklı olanla birlikte yaşayamaz; ancak onu uzaktan seyreder. Yakınına alırsa değişmek zorunda kalacağını bilir. Bu riski almaz. Dışlamak, kalabalığın en eski savunma refleksi sanırım.
Burada Jonathan için yalnızlık bir ödül de değil, aydınlanma da. Seçiminin doğal sonucudur. Uyumdan vazgeçtiğinde yalnız kalır. Yalnız kaldığı için güçlü olmaz; yalnızlığı onu zorlar. Burada yalnızlık bir erdem değil, onun için bir bedeldir. Sessiz, uzun ve öğretici.
Muhtemelen tam şu anda aklından şu geçiyor sevgili okur: Yalnızlığı seçmek asosyallik değil midir?
Bana göre değildir. Asosyallik temastan kaçmaktır. Yalnızlığı seçmek ise temasın niteliğini koruma çabasıdır.
Bazen kendimizi duyabilmek için kalabalıktan çekiliriz. Bu bir kopuş değil, bilinçli bir mesafedir. Sınır nettir: Yalnızlık insanı başkalarına kapatıyorsa kaçıştır; insanı kendine yaklaştırıp başkasına daha açık hâle getiriyorsa bir tercihtir.
Martı Jonathan da sürüden kaçmaz. Sürünün uçma tanımını reddeder. İlişkiyi inkâr etmez; biçimini kabul etmez. Asosyal değildir; uyumsuzdur. Uyumdan vazgeçer ama bağ ihtiyacını inkâr etmez. Yalnızlığı kalıcı bir duvar değil, bir yön arayışıdır.
Kalabalıkta olmak kolaydır. Sorumluluk dağılır. Kimseye tam olarak değmez, temas etmezsin ve kimseye de hesap vermezsin. Sürü hâlinde uçmak, yön duygusunu askıya almaktır. Bu hikâyedeki asıl gerilim, yönün dışarıdan değil içeriden aranmasındadır. Kalabalığın tahammülsüzlüğü tam da buradadır.
Bugün bu anlatıyı masalsı bir figür gibi okumak rahatlatıcıdır. Asıl rahatsız edici olan, onun bugünkü karşılıklarıdır. Hız çağında yavaşlamayı seçen, başarıyı yeniden tanımlayan, kalabalığın hedeflerine mesafe koyan herkes bu hikâyenin içine düşer. Çoğu zaman sessizce.
Kalabalık, kaybettiklerini fark etmez. Çünkü kalabalık işlevle ilgilenir; anlamla değil. Uçuş sürdüğü sürece sorun yoktur.
“Neden uçuyoruz?” sorusu tamamen ertelenir. Ta ki yön tamamen kaybolana kadar.
Yalnızlık burada bir karşıtlık değildir; kalabalığın yan ürünüdür. İnsan kalabalığın içinde de yalnız kalabilir. Görülmediğinde, duyulmadığında, anlaşılamadığında… Yalnızlık mekânla değil, temasla ilgilidir. Sürünün içindeyken de yalnız kalınabilir; çünkü orada uçmak değil, esas olan uyumlanmaktır.
Bu uçuş bir başarı hikâyesi değildir. Performans anlatısı hiç değildir. Uçmak, sınırla temas etmektir. Kalabalığın çizdiği hattın nereye kadar uzandığını görmek. Bu merak düzen için tehlikelidir. Sınırı fark eden, bir süre sonra ona itaat edemez.
Kalabalık, reddettiği kişilere ihtiyaç duyar. Onları geri çağırmak için değil; varlıklarıyla kendi sınırını hatırlamak için. Açılan boşluk kalır. O boşluk, kalabalığın gizli huzursuzluğudur.
Mesele sürüden çıkmak değildir. Herkesin çıkması gerekmez. Asıl mesele, sürünün içinde kendi yönünü tamamen kaybetmemektir. Kalabalığın hızına kapılıp, uçtuğunu sanırken sadece taşınmadığını fark edebilmektir.
Bugün kalabalık daha gürültülü, yalnızlık daha görünmez. Temas azalıyor, hız artıyor. Bu hikâye hâlâ rahatsız edici. Çünkü basit bir ayrımı hatırlatır: Yalnızlığı seçmek, insanlardan kaçmak değildir. Kalabalığın dayattığı ilişki biçimini reddetmektir.
Kalabalık, insanı görünmez yapan en büyük mimari. Asıl yalnızlıksa etrafında kimse yokken değil; etrafındakiler seni duymadığında başlıyor.
İnsan kalabalıkta yalnız kaldığında, kendini eksik sanıyor; oysa eksik olan temas.
Belki de mesele yalnızlık ya da kalabalık değil; hangi hâlde kendimizden kaçmadığımız.
Sen en son ne zaman bir kalabalığın içinden sessizce çıktın?

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


